tesettür ile evliyalar bilerimiz
sizlere bugün tesettür dediki Ahıtlenn samımı taklitçileri öyle bir taifedir ki, bunlar butun vakıtlennı ibadet »çınde geçirmek isterler. Fakat doğal arzulann bakiyesi ve nefsin kemal mertebede Ranmamış olması sebebiyle amellerinde, virdiermde ve tiatlannda gevşeklikler ve Juraksamalar vaki olur ve bunlar henüz ibadetin zevkim bulmamışlardır. Fakat kul ibadeti ifa etmeye gayret ederler. Bunlara muteabbıd derler.Ahitlerin sahtekâr taklitçileri öyle bir muraıler zümresidir kı, ibadette goz önun-(k bulundurdukları husus sadece halkın makbulu olmaktan ibarettir. Gönüllerinde ahırrtteki sevaba iman yoktur. Başkaları tâatlannı öğrenmeseler öyle durumlarda ibadetleri eda etmezler.
Yüce Allah bızleri riya ve ikiyüzlü olmaktan korusun, herkesi muhafaza eden odur. Hatadan korunmak ve muvaffakiyet Allah sayesindedir. Hakikate vâkıf kılma onun elindedir.
Velayet Sahİplerİnİn Siniflarina Daİr
Velayet sahiplerinin sınıflan, kutuplann durumunun açıklanması, onlann dairesinde ve o dairenin dışında bulunanlar (k-s.), Hızır, tiyas ve bunlar hakkında nakledilen nvayetler, Allah’ın salatı Peygamberimize, o ikisine diğer nebilere ve resullere olsun, kıyamete kadar.
Menâzılu ’s-Sâınn’de “Sır sahipleri [ashâb-ı sır] haklannda haber ve hadis ulaşan gızlj bmselerdir" denilmektedir. Hadis şudur; Allah Teâlâ’nın sevgih kullan Ahfiya ve Atkıyadır, yani gizh takva sahibi kimselerdir. Hazır olurlarsa onlan kimse bilmez, gaip olurlarsa onlan kimse zikretmez. Bunlar üç tabakadır.
Birinci Tabaka: öyle bir taifedir ki, himmetleri yücedir, maksatlan temizdir, Hak’tan başkasına iltifat ve teveccüh etmezler. Sülûklan sıhhatlidir, engellen kaldır nuş ve manıalan aşmışlardır. Onlann bir resmine [şekıUenne] vâkıf olunmadı, hiçbir taifenin resmini kendilerine alamet yapmadıklan için halk onlann ahvalini öğrenemez, [23] nasıl suluk ettiler ve hangi tank uzenne seyr kıldılar bilmezler, da ha doğrusu bütün usulden Hak'ta fanı oldular. İnsanlar arasında bir isimle anılma dılar. Hatta Allah’ın ısımlennden bir isme nispet edilmediler. Zira bu zümrenin ıstı lahlanndandır ki, bir kimse esmaya ait tecellilerden cuzı bir tecellinin şuhûduna vâ-
kıl alsa o isme nispet edilir. O ismin kulu diye anılır. Örneğin hir kımv 41â nın azamet ve kahr tecellisini temaşa halinde olan hır kulsa ona Abdul * [.Azım olan Allah kulu] derler. Bir kimse tum isimlerin tecellilerini tamamlaj^^^*^ ilahı huzurda butun sıfatlardan fanı olsa ona Abdullah [Tanrı kulu j derler. Bund dolayı Hz. Peyamber (a.s.) hakkında inen ayette ‘ Abılullah ona nıya/a kalkınca CiN “'2 buyrulmuştur. Bir kimse zatın ahadıyetıyle çok sayıdaki butun isimlerin ahadiyet-i cem mı müşahede etse ona Abduri-vehhabderler. Hakikatini tamamıyU mahveden bir bmseyi hiçbir isme nispet etmezler. Bunlar hakJannda, “Velilenm kubbelenmın altındadır, onlan benden başkası bilmez** buyurulan hayırlı kimseler dır. Bunlar Allah’ın zahırelendır. Hak Sübhânehû ve Teâlâ onlar aracılığıyla kulla nndan belalan defeder, nitekim zahire aracılığıyla da fakr ve yoksullak belası defedilir.
Ikına Tabaka. Bunlar ulu bir taifedir. Yüce bir mertebede temkin ve istikamet ehhdîr, makamlarından arz menziline inerler, onlara “Umumi menzil ehli** diye işaret edilir. Oysa havassın en hususi makamında bulunurlar. Bunlar zahirleriyle halkladır, ama halkın red ve inkâr ettiği nesnelen göstermezler. Ilım ehli olanlar onlann kendi emsah olduklanna inanırlar. Nitekim Maruf Kerhî (k.s.) vefat edince her din mensubu “O bizdcndır” diye iddia etti. Onlar her ne gösterirse iki yönlüdür. Halk bir yonunu anlar, onlann maksadı ise obur yöndür. Örneğin “Bizim için Hak Teali ve tekaddes hazretlennın katında menzil ve makam yoktur" derler. Oysa bunu halk oıdann menzil ve makamiannın olmaması kusurlanndan ötürüdür olarak anlar. Ama onlann maksadı hakikat-ı halde butun usullerden fanı olduklanndan “Her menzil ve makamdan geçtik" demektir. Bunlar zahir ehlinden muhakkik âlimler gibi ameilen sevap için yapmış gibi gostenrier, gayret ve kıskançlıklarından nefslennı gızii tutarlar. Hatta gayret ve kıskançlık, onları usul uleması kıyafetinde göstererek halk anlamasın diye kendılennı örtülü tutar. Bunlar hakikatin sırlannı keşfetmeme edebt üzeredirler. Yanı marifet ve muhabbet göstermek nedir bilmezler. Şathıyeler, muteşâbıh sözler söylemezler, zarafet ve nezahet üzerine olurlar. Yanı tevazu, miskinlik ve ahlak üzere yürürler.
<24j Uzuncu Tabaka: Hak bunları kendıiennden esir almıştır Kendileri hakkın daiu kavrayışlarım aldı, Hak la meşgul ederek onları gizledi. Onlara bir nesne zahir oldu Hakkın zatının nurlarından bir nur doğdu Bu nur onları hayran kıldı, bulun duldan hal ve makamı görmekten unutan gafil hır hale getirdi. Bunlar sürekli olarak
oLja$
hi^Tftte ve Hak kı müşahede halindedirler. Kerubı meleklerin makamında bulunurlar, zira Hak'la meşgul olmalan sebebiyle Hak TeâU'nın Adem’i yarattı^nı bil nıezler. Kendilerinden başka bir mahlukun mevcut olduğunu düşünmezler. Hatta icnıiılennın mahluk olduklarını bile idrak edemezler. Hak’kın cemalini muşahe-Jevle masıvadan gelmişlerdir. Bununla beraber bulundukları makamın sıhhatli bir nuhal olduğunu gösteren deliller ve şahitler vardır. O şahit bunlann hakiki maksat-Undır kı, o maksada gaip olan bir husus heyecan venr, onu coşturur, oysa bunlar he>'ecan veren ve gaip hususun ne olduğunu bilmezler. Şahitlennin bin sadık muhabbettir [muhıbb-ı sadık], bunun ilmi kaynağını anlamazlar. Zira akıl ve histen gaip olmuşlardır. Diğer bir şahit ise nadir vaki olan vecddır. Bu vecdın ateşini kimin voküğmı idrak edemezler. Bu makam velayet makamlannın gayet latif olanıdır. “Allah doğru söyler ve doğru olan yola iletir.*
Kqtu’]-Mahıûh isimli eserde şöyle denilmektedir: Hak Subhânehû ve TeiU peygamberliğin delilini kıyamete kadar bakı, evliyayı da bu delilin gösterilmesine sebep kılmıştır. Maksat fasılasız bir şekilde Hak’kın ayetlennin ve Muhammed’ın (ıa.v.) doğruluğunu gösteren delillerin zahir olmasıdır. Bunlan ilemın vilılen kılmıştır, gökten yağmur, bunlann ayaklannın bereketi sebebiyle iner, topraktan otlar
ve temiz hımmetlen vesilesiyle biter. Bunlar destekledıklen ıçm Muslumanlar kiâriere karşı zafer kazamrlar. Bunlar dortbin tanedir ve gizli tutulmuşlardır, bırbi-ruu ve hal suretlerini bilmezler. Bütün hallen itibariyle halktan örtülüdürler. Hz. Peygamber den gelen hadisler buna şahittir, evlıyanm sözleri bunu ifade eder ve Allah a hamdolsun, bana bu hususta haber açık olmuştur, söyleneni gözle gormuşum-dur.
£hl-i hail ve akd olan, bir meseleyi halledip karara bağlayan, ulu ve yüce Hadı’kın dergâhında başkomutan olan veliler üçyüz tanedir. [25] Bunlara ahyir derler. Bun lordan kırkına abdal, içlerinden yedisine budeU derler. Üç tane daha vardır, bunlara onkebi, bir tane daha vardır, ona da kutb ve gavs derler. Bunlann hepsi bırhınnı bı kHcr, yapacaklan işlerde birbirinin iznine muhtaç'tırlar. Bu hususu da Hz. Peygam her den gelen hadis ve haberler ifade etmiştir. Hakikat ehli olanlar bu husustaki ha-bcrlenn doğruluğu konusunda birleşmişlerdir.
Futûhdt i Mekkıyyf'mn müellifi (k.t.) esennın 1^. babının taşlında yedılenn idıoa “abdal” demiştir. Orada şu hususu zikretmiştir; “Hak Subhinehû ve Teâlâ yifyttzunu yedi iklime ayırmıştır Has
nı venne getirme ve belirleme] muamelesi Allah Teâlâ’ya aittir. Hu ümmetten ▼I Allah onlar aracılı^yla kaldmr.
Biz onlann varlıjhnı. mertebelerini, tabakalarım ve sayılarını apaçık olarak belirledik. tary-ı mekin [mekinda sıçrama yapabilme kerameti], kopnısuz ve gemisi^ buvuk sulardan ve mesafesi uzun olan denizlerden geçmek, halka görünmemek, ehli ^hadetle [ve maddi Alemdeki insanlarla] dolu bir mekânda topladıkJan "uJde bırbınne ve başkalanna bedenicn temas etmemek, gölgeleri görünmemek gibi açık kerametlerim muahede ettik.
Gerçekten de bu taziz topluluk raks ederler, ağlarlar, değersiz olanı değerb hak getirirler, muhtaç oUnlan kendi üzerlenne tercih ederler. Yeme, giyinme, huy, edep ve sohbet gibi konulann hepsinde siretlen ve gidışatlan sûfiJenn sıretlen ve gıdışatlan uzermdedır. Benim kanaatime göre sûfîler sahip oldukJan gıdi^tlan onlardan almı^ardır Bunlar dunyanm her tarafındaki beldelen dolaşırlar; her yıl bu kere Arafat’ta, bir kere de Recep ayında nerede toplanmakla memur olmuşlarsa (xada btr araya gelirler. Bunların halk arasmda budelisı [yani onlann yennı tutan vardır. Onlar bunian bilirler, ama bunlar [budelâ] onlan bilmezler. Sahabeden Hilal (r^) Hz. Peygamber (f.a.v.) zamanında yedi budelAdan bınsiydı.
Bunian ehJ-ı şehadetten [ve maddi Alemdekılerden] hiçbir zaman -bir kışı dışMida- hiç kimse görmez, bu kışı vefat edince yme Hak SubhAnehû ve Te Ali’nin emnyle bunlar yine onun gibi bir kişiyle musahabet ederler. Bunlar ile Hı. Pe>’gam-ber (s.a.r.) arasında aracı olan bir sahabe vardı Bu Hezev'tetul YemAniVdı (r.a.). Onlardan Nebi‘ye. Nebiden onlara haber iletip götürürdü [28] Bunlar Nebinin yanmdd topiMnır ve onunla namaz kılarlardı, iftr’i hükümlerde ondan istifade eder ierdk. Huzeydeden başka kimse onları bilmezdi Sahabe (r.a.) arasında Huzeyte Sa-htb ı Sut i Nebt (§jl) f Peygamber in sır arkadaşı] olmakla tanınmıştı.
Bu şereBj taife peygamberlere tibı olmak, onların şenatlanna sarılmak, kelıme-ı şebadef getirmekle memur vr mukellefdırler
H/ Peygamber (s.a.y.) zamanında vaktin kutbu (sim-i Karant‘ydı. Bu kışı Vey ati ICurani mn JumdMiydt (ra) Rahmanı tec elliye asalet yonııyte osel olarak maz hat 0knu0tu Nitekim Mustaf
^ npc^lliMnc adalet yönüyle ozci olarak mazhar olmuştu. Şu halde o Hazretın ^vâ.\.) ‘Ben Rahman ın nefesini Yemen yönünden hissediyorum" demesi ona uy-fun vlu^mu^tur.
İsim vetat edince namazını Ahmed bin Ati el Arabi kıldı. Mekke ile Medine arasında bir köydendi. Hak Telli nin ramanımızı azız vücûduyla müşerref kıldığı mübarek kutup İmaduddin Abdulvehhab Birsîni’dir. Birsin, Kazvın köylerinden Fbher'e vakın bir koydur. Hak Subhinehû ve Telli Hazretleri Abdullah Şami (Ls.) \-efat ettikten sonra onu Hicri 710’da, kutupluk rütbesiyle tahta oturtturdu. Şimdi onun mübarek yaşı ^6 dır. [Allah ömrünü daha da uzun kılsın.] Halk ile musibetler ansında onu sed eylesin. Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanından günümüze gelinceye kadar O ondokuzuncu kutuptur. Bunların hali beşeriyet itibariyle bizim gibidir; zerler, içerler, hasta olurlar, tedavi görürler, abdal smıhna girmeden önce rukâhia-•Kİir, bunların evien, evladı, emlak ve mallan bulunur. Lakın abdal tabakasına da-kd olduktan sonra o gibi nesnelen terk etmişlerdir. Bir daha ona avdet etmezler, KTce ve çocuklarla musahabet etmekten uzak kahrlar. Bunlar için, bundan sonra çMl çocukla musahabet etmek caiz değildir. Zira orüann malumu olurlar.
Banlar nikâh sünnetine riayet etmede mübalağa ederler. Hatta bir garip kimse dauelenne dahil olsa, bir gun veya bir hafta »çın bile olsa evlensm, onun hakkım vem. sonra onu terk etsin ve o hatun onun kim olduğunu bilmesin, isterler. Aynı tekdde Hz. Peygamber’m (s^v.) sünneti olduf(u nvayet edilen her hususta son derece üCız davranırlar. Ben onları tanıma şerefiyle müşerref olmadan önce tabakala-nodan her UÜ>akasına belli bir ısım verdim. Bınncı tabakaya. Hak Teâlâ şehadet lleomdea onların yerme bınnı bedel [29] ettiği için abdal adını verdim. İkinci tabakaya ebtil dedim. Ebtil, cesur ve bahadır kişiler demektir. Üçüncü tabakaya seyidi, dördüncü tabakaya evtit, beşmcı tabakaya efrât ve altıncı tabakaya kutup ısnu-M vrrdun.
Yarmı bir kimse kutuplardan Nebi nin (s.a.v.) zuhurundan önce Tentah ta âtintMdL Terzah, Btsfam ile Damgan arasındaki hır dağda bir koydur Fhl ı beyi ı Tahre'nm imamlarından olan Muhammed bin Masan Askeri (.Allah vmdan ve ke olan babalanndâA razı olsun j keaın olarak kutbıyet makamına vâsıl ol Gizlenince de abdal daıreaınr dahil olmuş ve yavaş yavaş yükselip aeyyıdul dıfl eldu. O zaman kutup Ah bin Huaryın Hagı^adl ydt (k.t.) Vetat edince Şunûsı defnedildi ve nanıaaı Muhammed hm Haşan Askeri tarahndan kılm
çok amakabe eder, vakar, w agâ kmneticn vardır. Mustafa'nın mm dnece naftikir oâaebrdandır. Hmr tk Uya$ < jui. i ^autmm davet cdevier Her ku» Dyas de Hızır m muKttdur Kim lutm ı nü' sakmarak oıdam prfpmberiı^i inkâr b« duai Hak Sibhânehu
l«n vardır Nitekim bundan önce abdal hakkında zikredilmişti.
Hmr (a.t.) çc>k evlenmiştir, birçok evladı vardı. Bugün yeryüzünde kımıetı lu| mamiftır, yuz yıl ve yedi ay önce evlenmeyi bırakmıştır. Hayırlı çocuğu altmış y,. findayken vefat ettikten sonra elli yıl geçmiştir. Karılan ve çocukları Hızır’ın kim olduğunu bilmezler. Nıkih için kadıya vannca “Ben magriplı bir adamım" diye beyanda bulunur. Hatunlanndan miras abr ve o mirası tercihen hak edenlere ıhtaa eder Halkla ıhtıUia düşer, pazara gider, alışveriş yapar, tellal adına halka nesne ek verir, özellikle M ma ve Arafat pazannda böyle yapar.
Onun yemesi ve uyuması azdır, yakışıklı ve güzel olanlan sever, semâ vakıtlenn-de muazzam bir vecde sahıb olur, raks eder, hareket ve deveran eder. Bir gun bir gece kendinden geçtigı ve haline mağlup olduğu vakitler vardır. Bazı salıh kişilerle bu luşur, onlara hayırlı nasıhatlarda bulunur, para, elbise, binek hayvanlan cinsinden ve daha başka şeylerden bağışlar, zaman olur bir şeyi rehin vererek borç para alır. Acayip hallen ve tuhaf kerametlen vardır. Bunlar sadece ona mahsustur. Kendisi Fânsoğullanndandır, Şiraz’a iki fersah yakınlıkta olan bir yerde doğmuştur, o koy şu anda fiilen harap olmuştur. Vahy gelmeden önce ve geldikten sonra Resulul-lahla (s.a.v.) sohbet etti. Resulullah (s.a.v.) onu bilmezdi, Resulullah tan (s.a.v.) çok hadis nvayet ederdi. Rivayet ettiği hadislerden biri şudur; “Peygamber (s.a.v.) buyurdu kı, kendi görüşünü beğenen söz yanşı yapan ve inatçı bir [32] adam gördün mu, bil kı onun hüsranı son noktasına ulaşmıştır." Şu hadis de ondan rivayet edilir: Resulullah (s.a.v.) ashâbıyla (r.a.) Benû Şeyhe’nin evlerinden birinde oturdu Aahlbı düşmanlarından korktukları için mahzun olmuşlardı. Resulullah şöyle buyurdur “Sallallihu Teâlâ alâ Muhammed’in [Allah Teâlâ Muhammed'in üzerine saUt etsin] diyen hiçbir mümin yoktur ki, Allah Teâlâ onun kalbini pınl pınl yap-maiTuş ve nuriandırmamış olsun."
Hızır (a.i.) diyor ki, ben ve Israilogullan peygamberlerinden llyas bm Sâm İsmail Nebi yle bareberdık. Nebi o sırada bir deniz kenannda düşmanlanyla karşı karşıya gelmişti. Arkadaşlanna, “SallaJlâhu Teâlâ alâ Muhammedın diyiniz ve düş manın uzmne yürüyünüz" dedi. Arkadaşları da böyle dediler ve düşman üzenne yürüdüler Derhal düşmanlarına saldırıp denize gark ettiler. Bu işler bizim huzuru muzda olmsıştu
Çoğu kere Hızır ın (a.s.) dilinden dökülen sözler şudur: “Ya hayy, ya kayyum
ya men lAilihe ılU ente, es’cluke entuhyû kulübeni^ bınûn ma’rifetıke ebeden." [Ey hayy. ey kayyum, ey kendisinden başka ilah bulunmayan, senden daimi olarak kalbımı manletının nuruyla ihya etmeni niyaz ediyorum.]
Şimdiki zamanda Hızır (a.s.) ve Kutup (r.a.) ve bu ikisinin arkadaştan, imam Vluhammed bin Idrıs Şahı nın mezhebi üzerine namaz kılarlar. Bunlar Allah Tealinin korkusundan ağlayan ve vecde gelen kimselerdir. İster salıh olsun ister fııcur $ahıbı olsun, butun halk bunları sever, bunlan sevdikleri için de fakirlere ve miskinlere yardımcı olurlar. Oysa peygamberleri (a.s.) ve şeyhlen herkes sevmez, sadece kendılenne tâbi olan ümmetleri ve muritlen onlan sever. İlyas, Hızır ve Abdal hakkında, halkın gönlüne muhabbetin kök salrmş olması, gizli olduklan içindir. Kemal ve tazıletlennı işitirler, beşeri şekil ve suretlerini göremezler. Bakmaz mısımz kı, vefat ettikten sonra velilerin kabirleri nasıl ziyaret edilmektedir? Oysa hayattayken ca Killer onlara eziyet ederlerdi. Aynı şekilde zamanlanndakı peygamberlere de eziyet ettiler. Çok kere olur ki, bir mazlumu zalimin elinden kurtarmak istediği zaman Hı-nrvc Kutb a vurur ve söverler.
Tuhaf hır tesadüftür ki, bir kere deveciler Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şehri olan Medine'de mücadeleye girişip birbirlerine taşlar savurdular. Bu sırada tasadüfen bir Uş Hızır'm (a.s.) mübarek başına dokunup yardı, yara hava aldı ve iltihaplandı, etkisi uç aya kadar gitmedi. Evet Hz. Peygamber’ın (s.a.v.) şu hadisi sahihlik derecesine ulaşmıştır: “Bela ve musibet bakımından insanların en şiddetlisi önce peygamberler, sonra onlara en çok benzeyenler, [33] sonra bunlara en fazla benzeyenlerdir. Allahım! Büyük lütfunla bizi afiyetle yaşat, afiyette onlann zumresmde haş-ret"Muhammed Parsa’nın Faslu’l-Hıtab'taki' sözlen burada sona erdi.
Fetâvâ-yt Sofiye isimli eserin binnci babının beşinci faslında şöyle denilmekte âir: Ayftu'l-Meânt ve meâlimu t-tenzil isimli tefsir kitaplarında denilmiştir kı, Hızır'ın (a.f.) ismi Bekyâ bin Melkân’dır. Şunun için Hızır demişlerdi: Bir yere toplanmış bir miktar kuru otun üzerine oturmuş ve derhal bu otlar yeşermişti. Ebu Hurey-re’den (r.a.) merfu olarak [Hz. Peygamber’e izafe edilerek] şu hadis nvayet edil mıştir: “Hızır nerede namaz kılsa çevresi yemyeşil olur." Bu hadis İkrime’nın kavli Qc göre: “Hızır nereye gitse... " şeklinde başlamaktadır. Bu duruma göre Hızır kelimesi onun lakabıdır. Hızır kelimesinin üç telaffuz şekli vardır: a) Hadır, b) Hıdr. c
r-ralıımfpı, Vt, Allâhumntf ifa! hl vt hthım âctlen ve âaltn fi'd-dunyâ veJ-dltt ır'i'Jhırrtt mJ ente lehû ehlun vt lâ-tefl hınâ vt bthtm ya Mtvlânâ mJ ikiknu Uhû thlun, tnnekt gafiirun, haÜmun, ctvâdun, kerimun, rtûfun, rahim
‘Bunlardan her birini yediler yedişer okursun’ dedi. Ben. “bu hediyeyi sana kim tenir dedim. "Muhammed (s.a.v.)’ dedi. * Bunun sevabını ve faziletini bana haber ver’dedim. “Muhammed'le (s.a.v.) görüştüğün vakit bunu ona sor, o haber venr’ dedi.
İbrahim Teymî (k.s.) bu musebbıAtla meşgul oldu. Bir gece vakıasında melekle-tm ^IdıUennı, kendisini alıp cennete goturduklennı gördü. Oradaki manzarayı «eyrettı. Gorduklen şahıslan, cennetin sıfatlarını mükemmel bir şekilde vasfettı İbrahim TesTnı (k.s.) "Gördüğüm makamlar kimindir?’ diye meleklere sordum diyor. "Senin amelin gibi ameli olan kimselerindir" dediler. Sonra bana cennetin ?emışlerinden yedirdiler, şaraplanndan içirdiler, Resulullah’ın (s.a.v.) geldiğim gördüm. Yanında yetmiş nebi ve yetmiş saf melek vardı. Saflann arası maşrık do^] ile mağnp [batı] kadardı. ResuluUah (s.a.v.) bana selam verdi ve elime ya-p^tL *Ya ResuluUah, Hızır (a.s.) bu hadisi senden ışittığmi söyleyerek haber verdi* İn soller hakikaten sana mı aittir?] dedim. Üç kere, “Hızır doğru [35] söylemiştir, Hbst her ne hikâye ve naklederse o haktır, Hızır çağımn en âlimidir, abdalın reisi-dv. Hak Sübhânehû ve Teâlâ’nın ordusundan bir askerdir" dedi. Ben dedim ki: “Her kun bu fiili işlerse ona bir şey ihsan olunur mu?* Şöyle buyurdular: "Hak Te-IB omm işlemiş olduğu bütün büyük günahları affeder, gazabını ve hışmım onun uaennden kaldırır, bir yıl sureyle işlediği günahlan yazmaması içm sol taraftaki meleğe emir venr, Allah Teâlâ'nın mesut olarak yaratmış olduğu kimselerden başkası beeunla amel edemez, sadece Hak Teâlâ’nm bedbaht olarak varattığı kimse bunu teik eder*
Bu nıyadan sonra İbrahim Teymİ (k.s.) dört ay ne yemek yedi ne de btr şey içti, öşlc onlaştlıyor kı, ruyasmda yediği ve ıç'tığı cennet yemekten ve içecekleri ona mtaiiştı.
Bu tur şeylerden bun de şudur: Kutu'l-Kuluh’t^ akşam ile yatsı arasındaki aıkır ; şu açıklama venlnuştır Abdurrahman bin Mansur, Sa'd btn Saıd'den; W(i <k abdal tabakasından olan K.urz bin Vebre'den (r a.) naklederek dedi kı, bana (fladı bir kardeşim haber vermişti, ona da bunu abdaldan olan bir kardeşi naklet Bir fun Hızır’a (a.s.) bana geceleri amel edeceğim bir şeyi
(a.f.) şoyJ« dedi AkşjLtn namazım kıldıjjın zaman hiç kimseyle konuşmaksız,^ namazı için aya^ kalk, kıldığın namazın her rekâtında bir Fatiha, uç İhlâs okj mazı bıtınnce evine gel, kimseye bir şey söyleme, ıkı rekat namaz kıl, her rekâtta Fânha, yedi İhlâs oku, namazını bitirince secdeye kapanıp yedi kere Subhânel^ ve I hamduldlâh, velâ ıLiU lUdUahu ve’l-lâhu tkber, velâ havle velâ kuvvete illâ btllâhı’i altyyt ’l-azim de. Sonra başını secdeden kaldırıp oturduğun yerden ıkı elini dua iç,,^ kaldır ve Ya hayy, ya kayyüm,ya ze’l-celalt ve’l-tkrâm, ya erhame'r-râlumtn ya ıldhe’l evvelin vel-âhtnn ya rahmâne d-dunyâ ve’l-âhtretı ve rahımehâ, ya Rab, ya Rab, ya Rab, ya Allah, ya Allah, ya Allah de, sonra elini kaldırmışken yerinden kalk ve bu duayı bir kere daha oku. Sonra [36] sağ tarahn üzerine kıbleye karşı her ne yerde dilersen yat uyu. Uyku galebe çalana kadar Resulullah’a (s.a.v.) salavat getirmekle meşgul ol. Ben, bu duayı kimden işittiğini bana bildirmeni dilerim dedim. Hızır (a.s.), Bu dua kendisine öğretildiği ve vahiy yoluyla indiği zaman ben Muham-med’in (s.a.v.) yanındaydım. Ben bu duayı ResuluUah’ın (s.a.v.) kendisine öğreten kimseden öğrenmiştim dedi. Sonra Hızır (a.s.) dedi ki; Bir kimse bu namazda bu duayı güzel bir yakin ve samimi bir niyetle devam ederse, dünyadan çıkmadan önce ResuJullah'ı (s.a.v.) rüyasında görür. Birisi buna devam etti, rüyada cennete girip peygamberleri (a.s.) müşahede etti, ResuluUah’ı (s.a.v.) gordu. Resulullah (s.a.v.) onunla konuştu, bazı şeyler öğretti. Bunun faziletleri çoktur. Biz sözü uzatmamak için kısa kestik.
Kutu 1-Kulub’ti zikredildiğine göre Hızır (a.s.) Hz. Ali’ye (r.a.) şu duayı öğretmişti; Ey bir şeyi dinlemesi diğer bir şeyi dinlemeye manı olmayan, sesleri birbirine karıştırmayan zat. Ey dilenenin ve niyazda bulunanın kendisini yanıltamadığı ve kendısme göre değişik diller bir ve aynı olan zat. Ey ısrarla talepte bulunanın kendi sini hiçbir şeye mecbur edemediği varlık. Bana afhndakı serinliği ve marifetindeki zevki tattır *
Rıvaıyet olunur ki, İbrahim bin Sâi'yi (r.a.) rüyada gördüler ve “Kurtuluşa ermenizin sebebi nedir* diye sordular. [Yukarıda zikredilen] “Bu dua* diye cevap verdi.
Yine Kutu l-Kulub'ti zikredilmiştir kı, Atâ, İbn Abba.s’tan (r.a.) rivayet etmiştir. Her gun Hızır ıJe llyas (a.s.) bırbirlenyle buluşur ve aşağıdaki sözleri söyleyerek birbirlerinden aynJırlar: "Btsrmllâht md^dallah, Uyesûku’l-hayre dlâlldh, btsmtlUhı mâşâalluK İâyek^tpd $-sûe ıllâllâh, btsmillâht lâhavîe ve lâ kuvvete tllâ htllâh/ Bir kim se bu cumleien her sabah okursa, yangından, suya batmaktan ve malı çalmmaktan emin olur.
GİRİŞ
Yet'iikttu ’l-Mcvâktt’te anfc gununun fazileti hakkında %oz konusu edilen şu hu-
da bu tur şeylerdendir: Abdullah bin Cubeyr [37] babasından, babası Ali den j.) nvayet etmiştir. Hz. Alı (r.a.) şunu haber vermişti. Her akşamdan sonra Ceb-fjıl, Mıkail, İsrafil ve Hızır (a.s.) bir yerde toplanırlardı. Cebrail (a.s.) *Mişiallah, U ^uv*s'Cte ılU bıllâh” [Maşallah, kuvvet sadece Allah'ladır] derdi. Mıkail (a.s.) ona Ijrşılık vererek: “Mâşâallah kullu ni metin femınellâh* [Maşallah, her nimet sadece \llıh’tandır] derdi. İsrafil (a.s.) ona karşılık vermek için: “Mâşâallah, el hayru kul-lühû mine İlah” [Maşallah, butun hayırlar sadece Allah’tandır] derdi Hızır (a.s.) da ona cevap vererek: “Mâşâallah, lâyedfau’ş-şerre ıllâllâh" [Maşallah, şerri sadece Al lah defeder] derdi. Bundan sonra birbırlennden ayrılırlar ve ertesi geceye kadar bir daha görüşmezler.
Ebu Leys Tefsin ile Meâlimii't-tenzîl’de Kehf suresi tefsir edilirken şöyle denilmektedir: Hızır (a.s.) şehzadeydi, babası onu veliaht yapmak istedi, ama o bunu ka bul etmedi.
İsrar edilince kaçtı, adalar denizine düştü. Bazıları IsrailoğuUarı soyandandır ve künyesi Ebu Abbas’tır demişlerdir. Bazı tanhlerde Hızır’ın (a.s.) babalan ve dedele-n şu tertip üzere nakledilmiştir. Belyâ bin Melkân bin Fâli bin Abir bin İnkhışd bin Sim bin Nuh. Ona Belyân bin Melkân da derler ve bu tertibe muhalif naklederler. Hakikati Allah daha iyi bilir.
İmam Fahruddin Râzî (r.a.) Tefsir-i Kebîrde şöyle der: Said bin Cübeyr’den (ra.) rivayet olunmuştur: Bir gün Abdullah bin Abbas (r.a.) dedi ki: Kaab’ın kansı mn oğlu şöyle iddia eder: Hızır (a.s.) Musa bin İmranla arkadaşlık yapmadı. Hızırla arkadaşlık yapmadı. Hızırla arkadaşlık yapan [Hz. Musa’dan önce yaşamış olan] Musa bin Mışan bin Yusuf bin Yakub’dur (a.s.) ve dediler kı, o Hz. Musa’dan önce nebi olmuştu. İbn Abbas (r.a.) bu rivayet için: “Allah düşmanı yalan söylemiştir* dedi.tesettür sundu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder