tesettür ile evliyalar bilgileri
bugün ben ve tesettür diyorki Mk tonra »çA, bir şekilde btlse ve tamsa ona Ta’arut-i Nahv derler Bu kim «nde bu bdgı mevcutken gafil olsa buna sehv ve hata derler.İmdi mbubıret hakkındab mantet, Allah'ın zatını ve sıfatlarım kısa ve ozlu şeiukk bıkkklen tonra vaki ve hadis olan şeyhlenn ahvaliyle dgılı ayrıntı ıçmde bir şekilde tanımaktan ibarettir. Hak Subhinehû ve Teali nın hakiki mevcut mutlak £aıl olduğunu bsa ve özlü bir yoldan bildikten sonra, tevhitle ılgıb kısa oslu ılnn ayrıntılı am şeklme gelir, eskiden özet olarak bilinen tevhit şimdi goruk-rek aTnotık olarak btimır ve tanınır. Şöyle kı. tevhit ilmine sahip olan kışı yemlenen ve bifbırifie zıt olan hallerin ve vakaların tadilatı suretinde zarar-fayda. ata-men vt kabz-basttan her ne zuhur ederse, zarar ve fayda veren, ihsanda bulunan ve mam olan, kabz ve bast eden [zir, nifi, muti, mani, kâbız, bisıt] zatın Hak Subhânehû vt Teâliolduğunu düşünmeden, taşınmadan ve duraksamadan bilmezse ona anf denmez. Şeyet ilk anda bundan gafil olur, ama derhal durumu kavrar, bağlantılar ve ara^larta da hakiki taılm şanı yüce Allah olduğunu açık ve seçik bir şekilde anlar ve tanırsa ona muterif [itiraf eden] denir. [14] Arif [marifet sahibi] denmez. Şayet soz eddcn konudan tamamen gafil olur ve âlemde görülen etkileri araçlara bağlarsa, oaa "sahi,* “lâhi* ve “muşnk-ı hafi" [dalgın, gafil ve şırk-i hafi sahibi] denir. Örneğin bu dunundaki bir kimse tevhidin manasını anlatıp kendisini tevhit denizinde gvk olmuş bu şekilde gösterdikten sonra diğer bir kışı inkâr maksadıyla onu reddederek: *Bu sözün zevk ve hal yönünden değildir, belki akla ve fikre dayanmaktadır" dediği zaman hemen o kışının sözünden incirur, ona kızar. Bu incinmenin, inkâr eden o kışınm sozunun tam manasıyla ölçütü olduğunu, bu hali ve davranışıyla bizzat kendisinin o adamın sozunu doğru çıkardığmı bilmez; bilseydi, hakiki faib bu mkir suretinde de açık ve seçik bu şekilde tamr, anlar ve o adama bu şekilde kızmaz ve gadab etme24İı.fidiiıek gerekir ki, ilahı mantin de birtakım mertcbelen vardır, ilk mertebesi şudur. Arif bulduğu ve gördüğü her esen, anlatıldığı şekilde şanı yüce olan mutlak failden bdtf
İkMicısir Ant hakiki fulden gorduğu ve bulduğu her eserin onun süatlanndan hsngWMiın netice» olduğunu yaküıen bilir.
Nahiv ÜBum doğal bu şekdde ve meleke olarak değil de. yapay bu bibimde aorakı olarak
OtlU>
Üçüncusu: Anf, izzet ve celal sahibi Hak 1un tecelli ettiği her sıfattaki muradını ve maksadını tanır ve anlar.
Dördüncüsü: Arif kendi manfetı ve bilgisi suretinde, ilahi ılım sıfatını açık ve »e (,ık bir şekilde tanır ve anlar. Kendi bilgisini Allah’ın ilmi şeklinde gorur ve kendisini ılım ve marifet, hatta varlık dairesinden siler. Nitekim Cuneyd’e (k.$.) sordular “Manfet nedir?” Cevap verdi:
‘Manfet Onun ilmi karşısında senin cahilliğinin varlığıdır. Onun âlım, senin cahil olduğunu bılmcndir.” Dediler kı bu tarifi biraz daha açıklamaz mısınız? Dedi ki, "Arif de, maruf da Odur." [Daha açıkçası tanıyan ve tanınan Odur.]
Hak'ka ne mertebede fazla yaklaşıürsa, ilahı azametin eserleri o kadar çok zahir olur, bilgisiz olduğunu daha çok bilmiş, tanımadığını daha fazla anlamış olursun.
Hak kın zuhuru maddi âlemi tümüyle görmene manı olur. Hayret üzerine hayret artar ve arifin ruhunun derinliklerinden, “Rabbim. Şendeki hayretimi daha da art-br’ feryadı kopar. Bütün eşya sana yüksek sesle yokluktan bahseder, denizicn içer sin, ama kanmazsın, ateşlere düşersin, fakat yanmazsın. [Tedavisi bulunmayan bir derde yakalandığından hiçbir şekilde bundan kurtulamazsın.]
Anlatmış olduğumuz bütün bu konular marifetin kendisi değil, onunla ilgili bil gilcrdir. Zira marifet [duyulan ve yaşanan] vicdani bir şeydir. İfadenin içine sığmaz, )razıyla anlatılamaz. Fakat yine de marifetin mukaddimesi ilimdir. O halde ihmsız manfet imkânsızdır, marifetsiz ilim de vebaldir.
Sı fİ-Mutasavvif-Melametİ-Fakİr
VE ARALARINDAKİ FaRK HaKKINDA BİLGİ
Avanfü'î-maartf in üçüncü babının birinci fasimda şu bilgi vardır: Bil ki derece len muhtelif olan insan tabakalannın mertebeleri üç kısımdır.
Bınncı kısım, vâsıl ve kâmil olanlar mertebesidir. En yüksek tabaka ve smıf bu dur. [Sûfîyler ve sûfiler denilen veliler bunlardır.]
ikinci kısım, kemalin yoluna sâlik olanlar [kemal sahibi olmanın yolunu tutan lar] mertebesidir. Orta sınıf ve tabaka budar
Üçüncü kısım, eksiklik çukurunda ikamet eden ve kusur konaklannın sakını olan kimselerin mertebesidir. En aşağı tabaka ve sınıf da budur.
Vâııl olanlar “mukarreb ve sâbık" VAKIA lOj; sâlikler “cbrâr" ve *ashâb-ı ye
İl buİmufJardır Vusûldan sonra tibı olma yoluyla halkı dav^, oiârak Hak tan halka] dönmüşlerdir. Kâmil ve mükemmeldirler I ivıı-ı k'emınde ve hakiki tevhit deryasının dibinde mustağrakken, ezej, MM ve MMvet onlan lenâ halıcının kamından tefrika sahiline ve bekâ meydanın^ vikjnMi. onhra bir v'ikış ve kurtuluş kapısı akmıştır. Bundan maksat halka yüksek detetfkn ve kurtuKışu göstermektir.
; j^Mecıuplar] Bunlar o mübarek zümredir ki, kemal derecesine vu-I başkâlannı tekmil ve irşat etmek için halka dönmek onlara teklif ve kâYâk edaimemıştır. Cem denizinde gark olmuşlar, fena balığının karnında naçiz ve OMİınMıış nuuyette kalmışlardır Bunlardan, tefrika sahiline ve bekâ bölgesine asla M haber ve eser ulaşmamıştır. Gayret ve kıskanma kubbelerinin sakinlerim ve harret «hvaruun mukımlennı oluşturan zümreye doğru yollanıp gitmişlerdir. [Kıskandı ıçm Allah, bunlann halk arasına dönmelerine müsaade etmemiş, haremim ohMtran kubbelerin altında gelinler gibi gizli tutmuştur.] Velayet ve kemal derece-mnJeh vyauklan sonra başkalanm ikmal ve irşat etme onlara havale edilmemiştir.
Bivetıd BısCimi'nın "Bir demze daldım ki, peygamberler sahilinde durdu" sözü bm hutuiâ ifâret eder. Kasım Envâr (r.a.) şöyle der.
Hâf m lâ-¥tmât okm talepte kaybolup gtttıL
Bm mkm sMMtnnden kimse bizden haber veremez. [Lâmiî]
huiMk thli oiâfiİar da üu lusımdıı
il Ea maksadın taJıplen, Allah’ın zatının ve nzasının [Vechüllah’ın]
b ■ C'naıetn taiıpkn ve ahıretın muntlen: "Kiminiz d\mya\ı, kimini/ de ahiretı rıief efmekted» " Ak i IMIUn H s: ‘
Hjk İLİ taAf oiaakf di ıkj kisımdır Mutasavvıflar, Melametıler.
Bııniaı nehın Kazı edatlarından kurtulan bir cemaat olup sûtilerin bam kd w veeâanyiı muttaatl olmuşlar, onların hallerinin nihayetine çabayla vâkıf , Itkm llAli nehUrt ait sıfatlann artıklarına ve eteklerine yapışık bir durum
dad>rUr. Bu nedenle sûfilenn ve Icurb ehlinin ulaştığı nihai noktanın ve fon derece nın gensindedırler.
Meliimetıler: İhlasın manasına nayet ve udkın esasını muhafaza uğrunda butun gayretlennı sarf eden bir cemaattır. Tiat ve ıbadetlen gizli, lyı ve hayırlı işlen halkın göründen saklı tutmada buyuk bir hassasiyet göstenrler. Amel-ı salıhten en ku^uk hırçeyı bile ihmal etmezler. Nafile ve fazilet türünden olan amellere sıkı bir şekilde sanimayı yolun gereklen cümlesinden sayarlar. Bunlann meşreplen her zaman ıhlasın manasını gerçekleştirmektir. Hazlannı, amellerine ve hallenne sadece Hak kın nazar etmesinde ve ondan başkasının bunu bılmemelennde bulurlar. Şöyle kı, gu nahkArlar, işledikleri günahlann açığa çıkmasından ne kadar korkarlarsa, bunlar da nyanın karışmasına sebep olması ihtimali karşısında iyi amellennın açığa çıkmasın dan o derece sakınırlar. Bu suretle İhlasın esasını aksaklıktan ve bozulmaktan korurlar.
Bınsı şöyle demiştir: “Melameti hayn göstermeyen, şem gizlemeyendir ” O, işlediği lyı işleri açıklamaz, kotu işleri gizlemez. Bu zümrenin gerçi varlığı nadir, halı şereflidir. Lâkin halkın varlığı perdesi henüz kendilerinden tamamıyla kalkmamış tır. Bu nedenle kendileriyle tevhidi müşahede ile ayn-ı tefrıdı muayene [gözle görme] arasında perde vardır. Perde nasıl olmasın ki, halkın nazarından amelleri gizli, halleri saklı tutmak, hem halkın hem de kendi nefslerinin varlığını görmeyi haber vermekte ve ilan etmektedir. Bu ruyet ve görme işi ise, tevhidin manasına manidir. Zira mefs ağyar kısmına dahildir, masivadır. Sâlıkin, kendi hallenne nazan baki olduğu surece, Hak’kın muamelesinde ve Cemal-i Mutlak’ın mütalaasında ağyarı ve masıvayı büsbütün nazanndan silemez.
Melametiler ile sûfiler arasındaki fark: Ezeli inayetin cezbesi sûfileri büsbütün o hallerin dışına çıkarmış, halk ve benlik perdelerini onlann görme sahalarından kal dırmıştır. Tâatı ifa ve eda sırasında hiçbir şekilde kendilennın ve halkın vucûdunu ortada görmezler. Halkın öğrenme nazarından ve kendilennı görmelerinden emin olmuşlardır. Amelleri gizli tutma ve halleri örtme işiyle bağlı değillerdir. Eğer vaktin maslahatını tâatı açıklamada goriırlerse amel ve ibadetlerini gösterirler; şayet mas lahatı ameli gizli tutmada bilirlerse, amel ve ibadetleri ortulu tutarlar. O halde Me lamctıler muhlis, sûfiler muhlestir. [Biri kendi iradesiyle, diğen Hak Tun iradesiyle ıhlas mertebesindedir.] Bı/ onları halis olarak ahıretı duşunmelen için ıhlaslı kıldık* sAD ^8 46
BmmUı mma ve ıkUı nninıyU ahıretm guze\Uk\ennı müşahede edeıUı
Dnnyayı me i^trkm hm şekıUit foruHeı. M<addı kiemm ysddızAi ve tam sudenne ıktıf^
«tmesUr. ı46lerden fsn olmaUnfun «ebebı şudur: Zahit kendi nefsinin haiıtşk Hak tan laahcup oUr. yaıu kctkdı ırvkım araması ve düşüncesi Hak ıVe onun araa«|. da btr perde c»Uır. Naeıl obnaaın kı, cennet nefsin haz aldığı hır makam ve mahalde 'NeUın Micdt^ ve gorVete Kaa veren şeyler orada mevcuttur. / v \ \h\. » 4 \ ' v
Sûh, ezeli olan cemali müşahede ve ebedi olan zatı sevdiğe için her ıkı cihandan da mahcuptur, yanı Hak Vucabı ve perdesi dünyayı ve ahireti görmesine ve ona de ^r vermesine engeldir. Dünyayla ilgili rağbetten vazgeçtiğe gibi, ahıretle ilgili rağbetten de vazgeçınlrcuştır. Şu halde sûhmn züht makamında, zahidin mertebesin den daha ötede bir mertebesi vardır ki, nefsi korumak orada söz konusu oVmat.
[/ahit nefsim korumakla, sûfi ise sadece Hak’la meşguldür. Onun mertebesinde netsı korumak akla gelmez.]
FakiHrr [Suret-i fakr, resm-i fakr]*. Bunlar dünya nimetlerinden ve maVlanndan hâçbır şeye sahip olmayan bir zümredir. Allah’ın lutfunu ve nzasmı talep uğrunda her şeyi terk etmişlerdir. Bu zümrenin terk ehli [^tkrik-i dûnya^ olmasının sebebi ve saikı şu uç şeyden bindir.
Btnncisi: Hesabı hafifletme veya azap korkusudur. Zira helalin besabını vermek ve haramm cezasını çekmek gerekir.
İkincisi: Fazla sevap alma ümidi ve cennete daha önce gfime arzusudur. Zira f? kır ve demşler zenginlerden beşyu/ yü önce cennete girerler.
Üçuncusu : Daha çok ibadet etmek, daha fazla t katta bulunmak ve bunda ceı | yet i hatır, f^a^-ı cndcrûn gonul huzuru, ruh sukunu^ bulmaktır.
Hakikat-t Fakr] Fakır ve dcrvnşm, Melametıyedcn ve sübyeden geri kalnu
maMiun tebebı şudur Fakır cennete talipUr ve nefsinin hazzım arzu etmeku
Vieiametüer ve sûfiler ise Hak ka taliptirler ve ona yakın olmayı arzu etmekte-. Bu mertebemn otesımk fjdurda bu mertebe daha vardır ve bu mertebe Mel an mı ve iAfUertn makamUnnın üstündedir. ' Buna hakikat i fakr, öncekine sure detur ] Bu mertebe sübnm özel bir vasfıdır. Ger<;ı sübnm makamı fakr mak öteemdedif Lakın tıdu makamı onun makamına dahildir. Bunun
lurlcr mertebesinin uzenne <.ıkmak tûfi ıçm şitft r€ gerekli oUr ozeiikJercftendtr salı ulıştı^ ve geçtı^ her makamın saâıgınj teımıiıgifu kendflKİefi ÇMİuuır, ana kem-Jı mâk^mınm rengini ve keyfiyetini verir. O fnakamın hcymamt çıkaracak onu kemk boyasıyla boyar. Şu halde fakirlerin, fûfilerui makamında zahit btr vasıâan vardır 0u vasıf, sûBnın butun amelleri, hallen ve makamian kendnme ntepet etmeyi rcd-ietmesınden ve onu mulku olarak gormemcamden ibarettir. Şoyie kı. nıi hiçbir amel, hal ve makamı kendinden görmez, onu kendisine mahsus bilmez, daha doğrusu kendisini görmez. O halde onun içinde mahv halinde, feni içinde feni hahn dedir. Buna mahvda mahv, fenâda fenâ [mahv ender mahv^Jenâ ender fenâ] denir. Sofilerin, faziletini anlattıklan faknn hakikati ve mahiyeti budur. Bundan önce fakr konusunda zikredilen özellikler fakrın resmi ve suretidir.
Şeyh Ebu Abdullah İbn Hafif, “Fakr, mülk edinmemek ve sıfatlann hukumlenn den çıkmaktır" demiştir. Bu şekli ve hakiki fakn içeren eksiksiz ve fazla«z bir tanf-ür.
Birisi “Fakır, malik ve memluk olmayan kışıdır” demiştir. Fakır hiçbir şeye malık demlidir, hiçbir şey de ona sahip ve malik olamaz.
Sûfinin makamının, fakirin makamından yüksek olması da şoyledir: Fakn ve nclian ahıretteki hazzını istemesi fakir ile Hak arasında perde olmuştur. Oysa sûfi-nın hiç özel bir iradesi yoktur. Onun irade ettiği şey ister fakr, ister gına suretinde olsun Hak 1un iradesinde mutlak olarak mahvolmaktır. Daha doğrusu onun iradesi Hakkın iradesiyle aynı olmuştur. Onun için sûfi, şekli veya hakiki fakn tercih eder M, kendi ihtiyarı ve iradesi ona perde olmaz. Zira onun iradesi Hak'kın iradesinden ibaret olmuştur.
[l8] Ebu Abdullah bin Hâfif (r.a.) şöyle demiştir: “Sûfi o kimsedir kı, Hak Sub-hinehû ve Teâlâ severek onu kendisine dost edmmiştir, yanı fanı kılmıştır. Fakır o kimsedir ki, kendi nefiıini fakr içinde Allah'a yakın olmak ıçm tamamen fuu kalmıştır, yanı Allah sûfiyi severek kendine dost edinmiştir. Oysa fakınn, fakr hayatı yaşamasından maksadı, Allah'a yaklaşarak nefsim kurtarmaktır
Biri şöyle demiştir: “Sûfi vasıfların ve usullerin dışına çıkmıştır, fakır ise maddi feylerden mahrumdur." [Sûfinin kendine has vasıflan, usulu ve nışam yoktur, o bu manada fakirdir. Fakir ise sadece maddi eşyaya sahip değildir. Biri hakiki fakr, dığe nşekli fakr halindedir.]
Ebu Abbas Nıhâvendl (r.a.) şöyle demiştir: “Fakr tasavvufun başlangıcıdır *
iniş oUnlann «anumı taklıtçıien sülük ehlinden olan şu durumdaki taıfedj rm terr ve fulûku, henüz nefsin sıfatlarını katetme menziUenndedir. Talep mn tşıkianndan vucutlan dert ve ıstırap içindedir, heves ateşi içinde kıvranjjukti dırbr. Zatı, keşfetme sabahının aydınlığı zahir olmadan, fena makamında istikra^ temekkün hasıl olmadan önce zaman zaman keşf şimşeklerinden bir şimşek ntı^ nn tstıgı yönden gelen vuslat nefhalanndan bir netha hoş koku, onların gonuUenoe ulaşır Nefslenndekı karanlıklar, soz konusu şimşekten gelen nurlann panltıhn içinde durulur ve ustu örtülü bir hale gelir. O bâtın nefhanın esişi, talep ve heves ateşınm ısısından ve şevkin verdiği ıstıraptan onlan kurtarır, ferahlığa ve rahatlı|ı erdirir. Diğer bir sefer o şimşek kesüir ve o nefha sükûn bulursa, netse ait sıfatların zuhuru, talebin hareretı ve ıştıyakm ıstırabı tekrar ortaya çıkar. Sâlik vucuda ait elbiselerinden sıynlıp çıkmak ve fenâ denizinde gark olmak ister. Ta ki vucut yorgunlu ğundan ve varlıktaki taayyünlerin çokluğundan birden kurtulsun. Ama bu hal he nuz onun makamı haline gelmemiştir, zaman zaman ona gelmektedir, onun bitini bu makamı külfetle öğrenmekte ve iştiyak [20] duymaktadır. Sâlik bu halde olduğu surece ona “vâsıl olan meczupların samimi taklitçisi" adı verilir.
V'âsıl olan meczupların sahtekâr taklitçileri fenâ denizinde istiğrak, yaru tevhitte tükenip bittiklerini iddia eden bir taifedir. Bunlar kendilerine ait hareketleri, fiiUen, ameUen ve hallen kendilerine izafe ve nispet etmezler. Ve derler ki, bizim hareketlerimiz. bir muhamkı olmadan hareket etmesi mümkün olmayan bir kapmın hare-ketı gibidir. Bu sözün anlamı ashnda doğrudur. Fakat o cemaatin hali böyle değildir. Zira onlann bu sözden maksatlan, yasaklanan ve haram kılınan konulan işlemek için bir mazeret hazırlamak, ışlediklen her şeyi Hak'kın iradesine havale et-mek, günah işleme melametinı [kınanmayı] kendilerinden uzaklaştırmaktır. Bunlar zındıklar zumresindedirler.
Sehi bin Abdullah a (r.a*) Benim Bilimin Hak 1un iradesine nispeti aynen kapı-larm, onlan hareket ettirene olan nispeti gibidir diyen binsı var, ne dersiniz?" dediler. Şöyle cevap verdi: “Şayet bu sozu söyleyen kişi şeriatın eıaslanna riayet ederek ubudiyetle ilgili hukumlenn sınırım muhafaza ediyorsa ııddıklardandır, yok eğer doludizgin ve hiç çekinmeden şeriatın hükümlerine muhalefet eder, günahlara da 1ar, haramlara aldırmaz, butun fiilleri Allah Tcâlâ ya havale ederek dm ve diyanetten çıkmış olmada halkın kendisine yönelttiği kınamayı [meUmeti] nefıinden- tesettür sundu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder