tesettür ile evliyalar konusu
yine ben yine tesettür dediki Hadiste şöyle denilmiştir: Kim abdestli olarak zikir ede ede uyursa onun ruhu nu Arş’ın altına iletirler, Hak Subhânehû ve Teâlâ’nın tâatına orada meşgul olur, ^rduğu her rüya fidk vc hak olur. "Alimlenn uykusu ibadettir* denilmesi bu gibi uyku içindir. Sonra gece yarısında kalkıp, Hâcc-ı âlem in (s.a.v.) sünnetiüzere şevk, edep ve hikmetle soyledıklenyte ve yaptıkları a<;»klamalarla halkı şe-natın dosdoğru yoluna, tevbeye, zühde, vera ve takvaya davet ederler. Nitekim Hak Telli Rabbının yoluna halkı hikmetle ve güzel bir nasıhatla davet et NAHI ı^ ı:> buyurmuştur. Bunlar halkı ne kotu bir ümitlendirme şekliyle emin ve cüretli kılarlar, ne de aşırı bir korkutmayla ınsanlan Hak Subhinehû ve Teâli'nın kereminden ümitsizliğe düşürürler. Zira emin olma da ümitsizlik de küfürdür. Kendılennı dünya tamahının gösterişiyle kirletmezler, nispet ve [49] taassup yoluna gitmezler, tmkin ölçüsünde hak soz söylerler, söyledikleri hak sözlen tamahla karıştırmazlar, nra arzu ve tamahla karışık olan, kotu nefse ve dünyevi bir maksada dayanan sözler gönülleri etkilemez. “Kalpten çıkan soz kalbi etkiler" sozu bir buyuk adamlara yaraşır hır sözdür.
Mısra:
An çe ez dıî âyed der dil âyed.
[Kalpten çıkan söz mutlaka kalbe girer.]
Abdullah bin Abbas (r.a.) Hâce-ı Âlem den (s.a.v.) şu hadisi rivayet etmiştir: Bu ümmetin âlimleri iki türdür. Birine Allah ilim vermiştir, o da ilmi halk için harcamıştır. Halka ilim öğretirken cimrilik ve açgözlülük yapmamıştır. Karşılığında para ve mal da almamıştır. Boylesi bir âlime gökteki kuşlar, sudaki balıklar, yerdeki canlılar ve kırâm-ı kâtip melekleri dua eder, öbür Müslümanlara refakat etmek üzere kıyamet günü Allah’ın huzuruna efendi ve bey gibi çıkar.
Dığenne de Allah Teâlâ dünyada ilim vermiştir, ama o cimrilik yapmıştır, bu ilmi ulu ve yüce Allah’ın kullarından esirgemiştir. Bu konuda açgözlülük ve pintilik yapmış, bununla yalnızca para ve mal kazanmayı düşünmüştür. Böylesi bir âlım ba-şma yular takılmış olarak kıyamet günü getirilir. Şahitlerin de bulunduğu bir yerde bir tellal şöyle bağırır: “Bu falan oğlu falandır. Allah Teâlâ buna dım vermiş, ama o bu ilmi Allah Teâlâ’nın kullanndan esirgemiş, cimrilik yapmıştır ve bunu para karşı-lı^nda öğretmiştir. Tüm mahlukların azabı bitinceye kadar Allah ona azap edecektir."
Bu konuda tehdit dolu birçok nas vardır. Biz bunları kısaltarak bu kadarını nakletmekle yetindik, muzekkirler ve vaizler dünya ve mal peşinde koşmasalar, müftüler de zikrettiğimiz şartlara, adaba ve virdlere nayet etseler, Hak Subhânehû ve Te-âia mn haklannda “Allah sizden iman edenlerin ve kendilerine ılım verilenlerin de-
Onun yolunun erleri başka bir canla dindirler.
Onun havasının kuşlan başka bir yuvadandırlar,
Sen onlara bu sözle bakma, zira onlar
fki cihanın dışında olan başka bir âlemdendirler.
Halk onlann sadece başını, bedenim, elbisesini, kdığ;ım ve kıyafetini gorur. gordugu onlan yine kendileriyle ve başkalanyla kıyaslar. Onlan sadece bu vaizler den bir vaiz, bu âlimlerden bir âlim sanar. Meleklenn demircilerle kıyaslanmayacağı bilmezler.
Kfuhlnr
Kaddar üç taifedir: Nitekim Hâce-i Âlem (s.a.v.) “Kadılar üç kısımdır; ikisi cehennemlik, bin cennetliktir" buyurmuştur. Büreyde (r.a.) Resulullah’tan (s.a.v.) şunu nvayet eder: “Kadılar uç türdür, ikisi cehennemlik, bin cennetliktir. Cennetlik olan kadı hakkı bilen ve onunla hükmeden kişidir. Cehennemlik olan hakkı bdır, ama verdiği hükümde ondan sapar veya bilmediği halde hüküm verir." Bu hadis Ebu Davud tarafından rivayet edilmiştir. [Sl] Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur-. Hukum vermek için içtihad eden hâkim isabet ederse iki, hata ederse bir sevap alır.
Cehennemlik olan kadılardan ilki kadılık ilmini bilmez, verdiği her hukum cehalete, nefsin hevasına, hevesine ve meyline dayanır. İkincisi kadılık ilmim bilir, ama ilmiyle amel etmez, verdiği hüküm cehalete, hevaya, nefsin meyil ve arzusuna dayanır. Halk tarafını Hak tarafına tercih eder, rüşvet alır. Sicil defterlerim ve nikâh akıtlenni gelişigüzel yapar.tesettür Mal miras ve yetimler hakkında yanlış tasarruflarda bulunur, batıh hak olarak gösterir, hakkı örtülü tutar, vakflarda uygunsuz tasarruflarda bulunur. İlletleri, garezleri ve kişisel düşuncelenyle memuriyetleri, mescitleri, med-reselen ve tekkelen ehliyetsizlere venr. Dindarlara destek olmaz, yerinde hak soz söylemez, muhtesıplik işim, şeriaUn emirlerine uygun şeylen yaptırtmayı ve şenatın yasakladığı şeylen yaptırtmamayı ihmal eder. Hızmetçılennı, naiplerim ve kassam
TEVHlD MERTEBELERİ VE TEVHİD EHLİ HAKKINDA
Aviinfu'l-maanf İn birinci babının ikinci faslında foylc denilmiştir: Tevhidin çeşitli mertebeleri vardır: Birincisi imana ait olan tevhit, ıkmcısı ilme ait olan tevhit. u<;uncusu haile ılgüı tevhit, dördüncüsü Allah’a ait olan tevhit [tevhıd-ı İlahı j adını ılır.
İmana ait olan tevhit: Uluhıyet vasfının tekiıg;ıne, ibadet edilir olmanın sadece ve sadece Hak Subhânehû ve Teâlâ’mn hakkı olduğuna, ayet ve hadislerin işaretiyle gönülden tasdik edip dille ikrar etmektir. Bu tevhit Doğru Haber Verem [Hz. Pey-gamber’i] tasdik etmenin bir neticesidir. Zahir ılmmden hasıl olmuştur, buna sarılmak insanı açık şirkten [şırk-i celi] kurtarır. Muslümanlar safında yer almak bu sayede mümkündür. Mutasavvıflar zorunlu imanın hükmü olarak tum müminlerle bu tevhitte ortaktırlar. Tevhidin diğer mertebeleri ise kendilerine mahsustur, onlar orada tektirler.
İlme ait olan tevhit: İlm-i yakîn denilen bâtm ilminden hasıl olur. Bu mertebe şeyledir: Kul tasavvuf yolunun başlangıcmda kesm olarak, şanı yüce olan âlemin sahibi Allah'tan başka hakiki bir mevcut ve mutlak bir müessir olmadığını bilir. Bilcümle zatlan, sıfatlan ve filleri Hak'km zat, sıfat ve fiillen yanında “hiçbir şey” ola nk gorur. Her bir zatı zat-ı mutlakın nurunun bir dalı olarak anlar. Her bir sıfatı mutlakm sıfatımn nurundan bir pınitı olarak idrak eder. Şöyle ki, nerede bir ılım, kudret, irade, kulak ve göz görürse, onu ilahı ihm, kudret, irade, kulak ve gözün eserlerinden bir eser olarak kabul eder. Diğer bütün sıfatlar ve fiiller de bununla byaslamr
Bu mertebe hususiyet sahiplerinin ve mutasav'vıflann tevhit mertebelerinin baş langıcıdır. Bunun başlama noktası umumun tevhidinin son noktasıyla birleşir. Bu mertebeye benzeyen bir mertebe vardır ki, kısa görüşlü kimseler ona ilme ait olan tevhit derler. Lakın ilme ait olan tevhit o değildir. Belki o resmi, şekli tevhittir. Onun için de göz önünde bulundurulmaz.
Soz konusu resmi, şekli tevhit şöyle olur Zeki ve akıllı bir kimse felsefe kitapları okurken veya bir mecliste tevhitle ilgili sözler dinlerken tevhidin manasından bir «ıret onun içme [53] nakşedilir. Bu nedenle münazara ve münakaşa esnasında zaman zaman manasız sözler söyler Oysa tevhit halinden onda asla eser yoktur.
109
TEVHİD Mf JITEBELEİÜ Vf TEVHİD EHU HAKJUNDA
Bir zat h, ne senin ne de benim hayalime sığar.
Srmn de benim de kemalim sadece onun sıfatlarım anlayabilmektir.
Eygonul onun kunhünün çevresinde dolaşıp duruyorsun ama Korkanm kı, senin de benim de kolumuz kanadımız yanacak Srvgın mezhep olarak sekilmedikçe irade ve ihtiyar sahibi olmadım,
Sende hayrete düşmezsem, ne kadar çok hayret edilen bir kimse olurum.
[İbn Fânz]
Mumkunat mahallinde ve mazhannda, yanı mevcudat âyinelennde nurunun luhunı İtibariyle Hak’kın zatını idrak etmek mümkündür. Bu da ıkı kısımdır:
Bınncisı, Onun idrakidir. Gerçi idrak olunan Hak kın zatı olduğundan insan ga fildir, ama idrak olunan Odur. Tüm insanlar için hasıl olan bu idraktir. Emirü'l-Mü-minin Hz. Alı (r.a.), “Hak Subhânehû ve Teâlâ kullarına tecelli eder, fakat onlar onu görmeksizin kendini onlara gösterir, lâkin onlara tecelli etmeksizin" demiştir.
İbncısi, söz edilen hususun bilincine vararak Onun zatını idrak etmektir. Bu havassa mahsus bir durumdur. Emirü'l-Mümınin Hz. Alı (r.a.), "Onu gördüm, tanı dım ve ibadet ettim, görmediğim bir Rabbe ibadet etmem" demiştir.
Şeyh Muhyiddın bin Arabi Fusûsu’l-Hikem'in Nuh bölümünde demiştir ki: Hak Subhânehû ve Teâlâ halka tecelli eder. Butun mahlukatta onun özel bir zuhuru ve tecellisi vardır. O her mefhumda, anlaşılan her şeyde zahirdir, o her akıl ve fikirden bâtındır. Sadece “Onun sureti kendisinin hüviyetidir” diyen müstesnadır.tesettür Sureti hüviyetidir diye düşünen bir kimse için Allah bâtın değil, zahir olur.
Hak Teâlâ kullarına tecelli eder, onun bilcümle mahlukatında hususi bir zuhuru vardır. O Hak her mefhum ve müdrekte [56] tecelli eder, tecellisi itibariyle de her tehımden gizli ve bâtındır. Zira Hak’kın bütün tecellilerini mazharlannda fehmetse olmaz. Şu kimsenin fehminden Hak gizli değildir. Bu kimse bilir ki, âlem onun sureti ve hüviyetinin mazhandır. Böyle bir kimse Hak Subhânehû ve Teâlâ’yı butun mazharlarda müşahede eder. Nitekim Bayezid Bistâmî (k.s.) “Otuz yıldan beri ben Allah’tan başkasıyla konuşmadım, halk benim kendileriyle konuştuğumu zannet mektedır” demiştir.
0 güzellik ki, her an cilve etmektedir,
Onun kemal vasıflan gayet gizlidir,
O tavr kı o onda zahir olmaktadır,
rEVHİD MERTEBİUBIÜ VITVVHİD EHU HAUUNItA
f^ydi. Bu renk yavaş yavaş renksizliğe mcyletınekteydı, görülmeyecek hale yaklaşmıştı. Dervişin sorusu uzenne Hz. Peygamber (s-a.v.) [59] söze başladı, o sırada o renk tekrar gen geldi. Emirul-Mumının Ömer (r.a.) o dervişe: “Ben, senin haluka tın müstesna her şeyin hakikatini bildim* dedi. Hz. Peygamber ona, “Her şeyin ha kıkatıni bilseydın onun hakikatini de bilmiş olurdun, zira butun eşyanın hakikati birdir" dedi. Rubai:
Bizim mezhebimizde gölge ve nur btrdtr,
Fakr yolunun tozu ile fağfur [Çın imparatoru] taa birdir,
Temiz insanların makamı olan yerde,
Yakınen biliyorum kt, Dârâ ile Mansur birdir
Feth: Sûfıler (k.s.) derler kı, hiçbir şey Hak’tan ayn değildir. Allah’ın nurunu taşımayan hiçbir zerre yoktur. Hak Teâli'nm: "Üç kışı aralarında hsıldaşma/ kı. dor dunculeh O olmasın" [MÂİDF 5:73] buyurmuştur. Onun zatı butun ruhları ve be-dcnlen kuşatmıştır, her mevcudun yatkınlık ve yetenek tarlasına vucut tohumunu ekmiştir. “Dikkat edin, onlar Rablanna kavuşma konusunda şüphe içindedirler Dikkat edin, O her şeyi kuşatmıştır." [FUSSİLET 41 54] Rubai:
Zat ve sıfatta seyr ve sülük eden bir kimsenin,
Gözü asla onun suretinden başkasını görmez.
Öylesinin meşrebinde bâd ile âb, yel ile su birdir,
Öylesinin mezhebinde cami ile kilise birdir.
Ayetler: “Nereye yönelirseniz Allah ın yüzü ve zatı oradadır. O vasidir, klımdır " BA1C\RA 2:115] “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.* [HADtD 57:41 “Biz ona şah damanndan daha yakınız." [KAF 50:16] “Biz ona sizden daha yakımı.* ^VAKIA S6:8S' Kutsal hadis: Kulum hasta oldum, bent ziyaret etmedin, yemek istedim bana y€‘ mek yedirmedin.''
Nazım:
ifadelerimiz farklıdır, ama güzelliğin birdir,
Çeşit çeşit zuhurlar, çok sayıdaki teceUıler Hak 1un zatındaki vahdete ve sıfatla-nndakı kemale zarar vermez. Beyit;
Y uz sadece birdir, ancak aynaları çoğaltırsan yüzler de çoğalır.
Işıklan yeryüzüne düşen güneş gerçekten çok ve kısımlan olan bir şey değildir Onun gerçekte rengi yoktur, ama renkli şişeler uzenne du^ her bm bir renk gos tenr. Eğer necaset üzerine düşse, bunun güneşe bir zaran dokunmaz, onun için ku sur olmaz. Nitekim seylantaşına dokunmakla da hiç şerefi ve değeri artmaz. Ma/ harlardaki suretlerin tümü Hak'kın nurlandır. Bu mazharlar ister zihinsel, ister harı a, ister kâmil, ister eksik olsun, fark etmez. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) buyu rur: "Hak kıyamet günü [62] tanınmayacak bir suret ve şekilde tecelli ederek; Sızın yüce Rabbınız Ben’im der. Onu görenler: Senden Allah’a sığınınz derler Bunun uzenne onların inandıklan surette ve biçimde tecelli eder, o vakit kendisine secde ederler."
Yine Hz. Peygamber der ki: “Allah halka eksik bir surette tecelli eder, halk Onu inkâr eder, sonra kemal suretine tahavvur ederek tecelli eder, o zaman Onu kabul ederler."
Aşk alanında hangâh ile harabat arasında fark yoktur.
Nerede ışık varsa sevgilinin yüzü ve zatı orasıdır.
Bu manada olmak üzere Şeyh-ı Ekber Hud faslında şöyle diyor: Belli bir aki-deyk kendini bağlayıp ve sınırlayıp bunun dışındakilerin kâfin ve inkârcısı olma, başka suretlerde de Hak’kın zuhur edebileceğini reddetme. Şayet böyle davranırsan çok miktarda hayn elden kaçırmış olursun, hatta meseleyi olduğu gibi ve gerçeğe uygun bir şekilde bilme imkânını elden kaçırmış olursun. Şu halde nefsin itibanyle diğer bütün inanılan şeylerin heyulası olup bütün inanç suretlenni kabul edecek bir halde bulun, zira Hak Tebâreke ve Teâlâ yalmzca belli bir akideye ındirgenemeye-cek kadar geniştir ve uludur. Onun için “Nereye yönelirseniz yönelin Allah’ın yuzu H zatı oradadır" BAKARA. 2:115, buyurmuş, mekânlardan belli bir özel yerde olduğunu zikretmemiş ve "Nereye yönelirseniz yönelin Allah’ın vechı oradadır buyur-tesettür sundu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder