tesettür ve felsefe bilgiler

tesettür ve felsefe bilgiler

 Hatta bu durum ahlâk alanı için de geçerlidir sequitur esse", tüm eylemler varlıktan çıkar.
İlke (prensip), sözcük anlamıyla çevrildiğinde, Grekçe arkhe cüğünün bildirdiği şeyi ifade eder; yani "başlangıç" anlamına gelir, o ilk'tir, bir şeyin zorunlu başlangıcıdır; ilk temel ve koşulsuz olandır onun ardında onu temellendirecek veya koşullayacak bir şey yoktur Onun kendisi koşullayan ve
belirleyendir ve belirlenmiş düzenlerde tam geçerliliğe sahiptir. Görünüşte ilke sayılan ve daha üst düzeyde tekrar koşullu bir şey, yani daha yüksek bir ilkenin koşulladığı bir şey olarak yer alan şey, ancak bir koşullu ilke (prinzipat) olabilir. Dolayısıyla ontoloji bu gibi ilkelerle değil,tesettür ilk ilke (Urprinzip) ile ilgilenir ki, böyle bir ilke, hem ontolojik hem de ontik (varlıksal) bir ilkedir. Ancak, ilke kavramı, günlük dilde ve çeşitli alanlarda kullanılan bazı kavramlarla kaypak bir anlam sınınna sahiptir. Özellikle temel (sebep) \t yasa kavramlan ile ilke kavramı arasında böyle bir kaypak anlam smı-n vardır. Sebep kavramı, çoğu kez içeriksel ilke anlamında ilk temel ilkesine (Urgrundprinzip) yakın bir anlama sahiptir- Bunun gibi yasa kavramı da çoğu kez, içeriksel ilke anlamında kullanılır ve örneğin belirli somut fenomenlere ilişkin içeriksel ilke" olarak tanımlanır (Cassi-rer). Sebep ve yasa kavramlannın içeriksel ilke anlamlarında kullanıl-malanna karşılık, "ilke" kavramını yalnızca "formel ilke" anlamında kullanmak uygun olabilir. Çünkü ilkeler olgusal olarak verili değildirler; tersine onlar veriler karşısında "transendent"tir ve bu bakımdan en genel "temel ifadeler" halinde formüle edilebilirler. Ama uygulamaya bakıldığında, "temel" (sebep) kavramı, herşeyin başlangıcı anlamında kullanılmakta ve yeterli sebep ilkesi, bu nedenle bir ontolojik ilke sayılmaktadır. Klasik anlayışa göre, bir "İlk ilke (Urprinzip), varlığı ve geçerliliği bir başka şeye dayanmayan, tersine kendinde ve tüm gerçek olan şeyler için geçerli olan şeydir." (Albertus Magnus); "İlkeler sonsuzdur, yaratılmamıştır, geçici değildir ve değişmez." (Stoa). Onlar bir bilgi etkinliğinin konusu değildirler; tersine, bilgi etkinliğini de olanak-
İl kılan şeyler olarak vardırlar. Bu yüzden ilkeler, zaten kendilerinin temellendirdiği ve koşulladığı bir düzen içinde, örneğin fiziksel dünyada gösterilemezler; tersine, onlar mutlaklıkları apaçık (evident) şeyler olarak sezgisel yoldan verilidirler. Onlar rasyonel ve zorunlu "postu-lat"lardır; yani rasyonel-zorunlu ilk koşul veya "koşulsuz koşul" olarak kavranırlar. Oysa bir öznelci ontolojide, ilkelerin ontik (varlıksal) yönü, yani onlann düşünmenin olduğu kadar varlığın da ilkeleri olduğu kabul edilmez. İlkeler, örneğin yalnızca deneyimin "düzenleyici" ilkeleri sayılırlar (Kant) veya empiristler için ancak birer bilgi elde etme aracı olma değerine sahiptirler. "İlkelerin önemi, onların bize anlama ve kavrama işinde yardımcı olmalanndadır. Onların doğruluğu iş görme ve işe yarama değerleriyle sınırlıdır." (Höffding); "İlkeler toplu halde görme ve kuşbakışı kavrama araçlarıdır." (Cassirer). Bu anlayışa göre ilkeler ilgili oldukları alan karşısında, örneğin doğabilimsel yoldan kavranan doğa karşısında bir yüksek "synopsis" serimleme işlevine sahiptirler (Mili). "Eğer bir doğabilimsel yasa, deneyimde yeterince te-mellenebiliyorsa, o ilke olarak konumlanabilir." (Poincare).
Böylece eski nesnelci "ilke" kavramının anlamı tamamen değişmiş olur. Oysa eskiden şu kabul ediliyordu: Principia non suni multip-licanda (ilkeler çoğaltılmamalıdır). Bundan kastedilen şey şuydu: Evrenin bir birliği vardır ve bu birlik içeriksel bir ilk ilkeden, örneğin tan-nsal varlıktan çıkar ki, daha Aristoteles, Homeros'un "tek bir hükmeden vardır" sözünü benimseyerek, tüm evren için tek bir formel ilke, bir "doğa yasası", bir "lex naturalis", bir "nomos physikos" olduğunu belirtir ("doğa yasası" terimine ilk kez Platon’da rastlanz). Oysa modem öznelci felsefede, ilkeler, yalnızca "düşünme ekonomisi sağlayan araçlar" sayılırlar (Mach) ve en yüksek ilke, insan düşüncesine en fazla tasarruf sağlayan ilke kabul edilir ve ilkelerin değeri, doğayı daha iyi kavramadaki işlevlerinde ve doğaya egemen olmadaki yararlannda görülür.
Ontolojik ilkeler biçimsel (formel) ve içeriksel (materyal, içerikli)
103
ilkeler olarak ayrılır. Birincilerden, varlığın en yüksek yapılan nimleri ve yasalılıkları anlaşılırki, bunlar â/ç/mse/
konusudur. En yüksek içeriksel ilkeler ise, ister en yüksek ister dan gerçeklik söz konusu olsun, gerçekliğin metafizikse/ ilkeleri lırlar ki, bunlar içeriksel (materyal) ontolojinin konusudur. Örneği^'' yüksek içeriksel ilke Tanrı olarak görülebilir ki, içeriksel ontoloji nedenle aynı zamanda metafizik olarak adlandınlabilir.
D. BİÇİMSEL (FORMEL) ONTOLOJİ
Biçimsel ontolojinin en genel görevi varlık yasaları ve varlık ya. pılannı araştırmaktır. Varlık yasalan en güzel belirlenim yasalandırda. Yani onlar, genel olarak varlığın olduğu gibi, "burada olan somut şey. lerin de koşullan durumundadırlar. Onlar birinci durumda daha çok statik, ikinci dummda ise dinamik bir doğadadırlar (Aristoteles).
Birinciler arasında en başta üç temel ilke yer alır. 1. Özdeşlik yasası. 2. Çelişmezlik yasası. 3. Üçüncü halin olmazlığı yasası.
1. Özdeşlik yasası: "Her varolan kendisiyle özdeştir. Simgesel olarak "A, A’dır." şeklinde gösterilir. İlke, tüm değişme ve gelişme içinde, her varolanda her zaman bir özdeş çekirdek (nüve) bulunduğunu, bunun değişmediğini ve bu anlamda onun töz (Substanz) olduğunu ifade eder. Bunun dışında özdeşlik yasası, her varolanın aynı zamanda tek ve biricik bir şey, bir teklik, bir individuum olduğunu da ifade eder biçimde anlaşılabilir. Örneğin, tesettürLeibniz özdeşlik yasasını "principium identitatis indiscemibilium" (ayırdedilmezliğin özdeşliği ilkesi) olarak yorumlar ve evrende birbirine özdeş iki şeyin olmadığını söyler. Yasanın bu. yorumu, özellikle insan hakkındaki kullanımı bakımından önemlidir. Çünkü insan-özdeşliği, yani her insanın başka hiçbir insanla özdeş olmayan bir teklik, bir individiuum olarak tanımı, daha sonra-lan insanın "kişilik”! kavramını da getirir ki; böylece insan kendini kendine özdeş bir şey olarak tammış olmakla kalmaz, hatta refleksif yoldan kendini bilmesi ve bir kendinin-bilincine (Selbstbevvusstsei
ulaşması ancak bu yolla olanaklıdır.
Ontolojik ilkeler öbür şeylerin de temeli iseler, bu demektir ki, her şey onlardan türetilebilir ve çıkarsanabilir (dedükte edilebilir). Yani ontolojik ilke, mantıkça da geçerlidir. Öyle ki, mantığın elemanları bize varlığın upuygun düşünsel temsilini (Represantation) verir. Mantığın elemanlan ise kavramlardır. Böylece ontolojik özdeşlik, aynı zamanda mantıksal özdeşlik olur: "Her kavram kendisiyle özdeş olmak zorundadır." Bu şu demektir: kavram, tüm kullanımları içinde değişmeden kalır ve kendi içinde mutlak, tek anlamlı ve kesindir. Bu herşey-den önce varlık kavramı için geçerlidir. Yalnız, varlık kavramının tek-anlamlılığı tam bir tartışma konusu olmuştur. Bir yandan bu kavramın tek-anlamlı {univok, bir-anlamlı) olduğu ileri sürülmüştür. Öbür yandan özellikle Skolastikte, örneğin "Tanrı iyidir", "insan iyidir", "araç iyidir" dendiğinde bu tek-anlamlılıktan söz edilemeyeceği belirtilmiştir ve buna dayanılarak, varlık kavramının, varlığın tüm basamaklanna eşlik eden bir analogon, bir ikame edici kavram olarak kullanılması önerilmiştir. Dolayısıyla varlık kavramında bir ikircillik (aquivocation) olmaması gerektiği belirtilmiştir. Varlık kavramının bu yorumunun ardında aslında Aristoteles'in "varlık hiyerarşisi" düşüncesi yatar ki, bu hiyerarşi "Porphyrios ağacı" içinde şöyle gösterilir:

En aşağıdaki varolan en altta; en yüksekt k "Üst" burada aynı zamanda içeriksel boşluk "air i 'X de eder. Varlık kavramı olanaklı herşey geçer^İ'N genel kavram olur; ama doğal olarak tüm kavramlar içinde’ÎS kavramdır ve onun anlam bakımından doldurulması, analojii^'"^' mı sayesinde olur. Yani varlık yükleminin yer aldığı her ifade 5-lojidir ve bu herşeyden önce Tanrı’nın varlığı ifadesi için geçeli*^' Yani "Tann vardır." dediğimizde, Tanrıya ancak evrenden gidilebil*^ demektir. Burada eskilerin "analogia entis" yani "varlık analojisi' dikleri şey geçerlidir. Buna göre, bir yandan varlık hiyerarşisi tannsallığın kanıtı zaten bu hiyerarşi ile birlikte verilidir; öbiiryauj^ bu kanıt ancak evreni kavrayış tarzı içinde anlaşılabilir. Bu Tann’ya ilişkin tüm nitelemeler, örneğin onun herşeye kadir olmaj her zaman ve her yerde hazır olması ve herşeyi görmesi, daima ana, log" olarak kalmak zomndadır. Çünkü tüm bu nitelemeler, ens realıs. simum" (en gerçek şey) olarak onun içinde anlaşılır.
2. Çelişmezlik yasası: Özdeşlik yasasının yanında, ondan dahada ünlü olan yasa budur. Bu yasa, daha özel olarak olumsuzlayıcı veyai sıyıcı çelişmezlik yasası" olarak formüle edilir. Aristoteles le birlikte, bu yasanın temel anlamı şu olmuştur; Çelişmezlik yasası, tüm varolanlar için geçerli olan belirlenim yasasıdır. Bu anlamıyla yasa şöyle formüle edilir: "Bir şey aynı zamanda hem kendisi hem de başka bir şey olamaz." Burada "var olma", içerdiği olanaklı anlamlan bakımından gerçek olma", "ne ise o olma" ve "başka olma" gibi kullanımlara sahiptir. Örneğin, insan aynı zamanda hem ölümlü hem ölümsüz olamaz; Tann aynı zamanda hem var hem yok olamaz vb. Çünkü eğer bir şey öyle belirlenmişse ve hep öyle ise, bir başka şekilde belirlenmiş ola-
maz. Yani
"Bir ifade hem doğru hem yanlış olamaz."
İlke, bu görünümüyle, eski ontolojide gerçekliğin tözsel kavram-lışınm temel formülü sayılmıştır. Oysa Yeniçağ tözcü bir gerçeklik kavrayışı yerine fenomenal ve betimlenebilir bir gerçeklik kavrayışı getirmiştir ve bu kavrayışa uygun olarak çelişmezlik ilkesinin anlamı da bir mantıksal bağıntısallık ile sınırlanmıştır. Yani eskiden ilke bir varlık ilkesi iken, şimdi bir sistemin çelişkiden armmışlığını sağlayan mantıksal bir ilke olarak anlaşılmıştır. Öyle ki, bir sistemde koşul durumundaki aksiyomlardan hiçbir çelişkili sonucun çıkmaması gerekir. Bir başka deyişle, bir sistem içinde yer alan belli bir eleman,tesettür sistemin öbür parçalanyla çelişkisiz hn bağıntı içinde olmalıdır. Kısacası, çelişmezlik ilkesi. Yeniçağla birlikte yalnızca mantıksal bir ilke sayılmış ve ontolojik karakterini kaybetmiştir. Örneğin Kant, Crusius'a dayanarak, "mantıksal çelişki" ve "gerçek tutmazhk" (real Repugnanz) ayırım yapmıştır. Mantıksal çelişmezlik ilkesi "ya, ya da" kalıbı içinde formüle edilir. Yani bir şey ya böyledir, ya da değildir. Oysa Kant'a göre gerçeklikte bir şey hakkında "hem, hem de" kalıbının geçerli olduğu durumlar çoktur. Örneğin pozitif ve negatif elektriksel kutuplar arasındaki bağıntı mantıksal çelişmezliğin "ya, ya da" kalıbıyla gösterilemez; burada "hem, hem de" kalıbını kullanarak "gerçek" bağıntıyı gösterebiliriz.
3Üçüncü halin olmazlığı ilkesi: Her iki önemli ilke yanında, üçüncü ve daha arka planda yer alan ilkedir. Şöyle formüle edilebilir: "Bir şey ya vardır, ya yoktur; üçüncü bir hal olamaz.tesettür" İnsan ya ölümlüdür, ya ölümsüzdür; Tann ya vardır, ya yoktur; üçüncü bir hal olamaz. İlkenin mantıksal formülasyonu şöyle olabilir: "Bir yüklem özne hakkında ya söylenmiştir (tasdik edilmiştir) ya söylenmemiştir (tasdik edilmemiştir); üçüncü bir hal olamaz." Aynı ilkeyi bilgi-kuramsal olarak şöyle dile getirebiliriz: "Bir yargı ya doğrudur, ya yanlıştır; üçüncü bir hal olamaz."; tertium non datur. Bu ilkeye karşı sürekli olarak şu itirazda bulunulmuştur; ilke yalnız birbirlerinden uzay içinde aynlabilir olan şeyler için geçerlidir. Oysa matematikte, örneğin sonsuzluk ala-

mnda olanaklı değildir. Bu yüzden matematikse! sezgicilik fn wer) bu ilkeyi yadsır. İlke yadsınınca artık şu söylenebilir la doğruluk değeri vardır. Gerçekten de klasik mantığı iki değerr^^ tık yapan ilke, üçüncü halin olmazlığı ilkesidir. İlke yadsınınca karşımıza "çok değerli mantık" çıkar. Bir başka deyişle, üçüncü olmazlığı ilkesi ancak iki değerli mantıkta geçerlidir ve bu demektirı^j" onun geçerliliği sınırlıdır.
Bu üç ilkeyi bütün olarak ele aldığımızda, aslında onlann özdeşi ğin değişik formülasyonları olduklarını görürüz. Dolayısıyla, özdeşlig ontolojik olarak yorumladığımızda, bu üç ilke, varolanların belirlenim, lerinin değişik fonmülasyonlan olarak görülebilirler. Gerçekten de, bu üç ilkenin birini öne koymak ve öbürlerini öne konmuş olandan türet-mek veya hepsini daha genel bir şeyden çıkarmak denemelerine hep Ttisllamr. Örneğin Fichte, idealist bir düşünce şeması içinde, en yüksek ilkeyi "Ben benim." olarak koymuş ve buradan hareketle soyutlama yoluyla mantığın temel ilkesi olarak A=A'yı, yani özdeşliği türetmiş ve öbür iki ilkeyi de özdeşliğin türevleri saymıştır.
Felsefe tarihi boyunca bazı düşünürler, sürekli, bu ilkelerin gerçeklikten kopuk ve yalıtık olarak oluşturulmuş, değişmeye kapalı ve soyut ilkeler olduklarını göstermeye çalışmışlardır. Gerçeklik ise bu düşünürlerce bir sürekli değişme alanı olarak görülmüş ve onlar bu nedenle gerçekliğin yasaldık ve belirleniminin bu ilkelerden hareketle değil, yine gerçeklikten hareketle saptanabileceğini savunmuşlardır. Bu yüzden de bu üç ilkeyi temel alan "ontolojik yasaldık", canlılığın değil cansızlığın, hareketin değil durağanlığın yasalan olarak görülmüştür. Bunun en iyi örneği ise, matematiğin gerçeklik karşısındaki durumu sayılmıştır. Parmenides in öğrencisi Zenon, tam da bu sorunla uğraşmıştır. Aynı sorun Platon ve Aristoteles'in de başlıca sorunlarındandır. İlk kez Hegel, bir "somut" mantık ve "somut" ontolojiyi "diyalektik ontoloji" konumu içinde araştırmıştır. Varlık kavramının en boş kavram olduğu söylenmemiş miydi? Demek ki onun belirlenimi de boştur yani hiçliktir. Ama Hegel'e göre, varlık ve hiçlik özdeşliği, işte tam da’aran-tesettür