tesettür ve felsefe konusu

tesettür ve felsefe konusu

 makta olan "oIuş"tur. Çünkü oluş içinde, varolan, aynı zamanda ve daima kendisinden başka olandır ve tersine, kendisi olan şey başka olan (diğeri) karşısında belirlenmiştir. Durum bu olunca. Hegel'e göre, oluş "somut kavram" içinde kavranabilir ve kavramdan hareketle belirlenimler ve yasalılıklar çıkarsanabilir. Doğaldır ki, bu durumda, önceden verili ilkeler artık en yüksek ilkeler olarak görülmezler. Onlar olsa olsa, türetilmiş ve özne tarafından tek yanlı olarak soyutlanmış "anlık (zihin) yasalan"dır. Dolayısıyla gerçeklik yasaları olamazlar; gerçeklik yasası diyalektik yasasıdır. Bu yasa, hem "ideal" hem de "real" diyalektiğin yasasıdır. Varolan her şey, olumsuzlamanın (Negation)
diyalektiği ile belirlenir. En arka planda Hegel'e göre Ben’in Ben’le diyalektiği yatar ki, Fichte bunu statik olarak özdeşlik ilkesi anlamında. Kant ise transendental apperzepsiyon (ben-bilinci) anlamında kullanmışlardır. Oysa Hegel bir mutlak evren ilkesinin kendisini oluşturma süreci olarak benin benle diyalektiğini dinamik bir şey olarak görür ve onu tüm diyalektik gelişimin taşıyıcı temeli sayar. Buradan hareketle tüm vtmlık ve oluş, üç yüzlü bir "yükseliş” (Aufhebung) olarak anlaşılır. Ben’in kendine dönüş süreci önce karşıtlann giderilmesine, sonra olumsuz belirlemenin gerçekleşmesine ve son olarak en yüksek düzeye yükseliş olarak. Öyle ki, diyalektik sürecin en yüksek basamağı, mutlağın bilgisine ulaşmak olur.
Daha sonralan, Hegel'in metafıziksel ilkeleri terkedilmiştir. Ama bu arada sürekli olarak, bu şemaya yeni bir içerikli metafıziksel ilke koyma denemelerine rastlanmıştır. Örneğin, bu ilke diyalektik materyalizm için toplum; varoluşçu felsefe için birey olarak insan olmuştur.
Bu üç ilke yanında aynca yeterli sebep ilkesinin de yer aldığı görülür. Aslında o, filozofların en eski ilkesidir. Çünkü daha en baştan beri temel nedenlerin ve sebeplerin ne olduğu sorulagelmiştir.tesettür Yani ilke daha baştan beri içkin bir ilke sayılmıştır ve varolan herşeyin, yani gerçek olan tüm şeylerin bir sebebi olması gerektiği ileri sürülmüştür. Örneğin daha Platon ilkeyi şöyle açıklar: "Hiçbir şey sebepsiz değildir." Burada sebep (Grund) ve neden (Ursache) aynı şeyler olarak düşünül-

mektedir. ilkeyi en açık şekilde ilk kez Leibniz formüle olgu kendiliğinden var veya varolmuş değildir; hiçbir ifade le olup da başka türlü olmadığı konusunda yeterli bir sebep doğru sayılmaz." Ontolojik yeterli sebep ilkesi ise, genel olarak
eder "p neden
§Öy|.
formüle edilebilir: 'Varolan herşeyin bir varoluş sebebi vardır." ''fj-bir şey sebepsiz değildir." İlke, zorunlu olarak, verili olan gerçekli^,^ de bir başka şeyde sebebini bulacağı düşünülerek aşkınlaştınlmışiı, (transendentieren). Böylece verili olan tüm gerçeklik, bir zorunlu koşm olarak bir sehep'in sonucu olarak görülür. İlke, hem statik hem de dina, mik olarak geçerlidir. O dinamik olarak, "Hiçbir şey sebepsiz meydana gelmez ve oluşmaz." biçiminde ifade edilebilir.
Doğaldır ki, ilke mantıksal olarak da formüle edilebilir: Herçı-karsanmış (dedükte edilmiş) yargı doğru olmak zorundadır, yani mantıksal bakımdan bir sebebe dayanmalıdır." İlkeyi bilgi kuramında şöyle formüle edebiliriz: "Eğer doğruluk düşünme ile nesnenin bir uygunluğu ise; her ifade doğru olmak, yani gerçeklik içinde sebebini bulmak zorundadır."
Sebep-sonuç yasası genelgeçerse de gerçek (real) bir sebep-sonuç ilişkisi söz konusu olduğunda, yasanın sınırlı bir kullanımı vardır ve bu dummda sebep ve sonuç kavramlannın yerine, neden (Ursache) ve etki (Wirkung) kavramlannı kullanmak gerekir. Neden, önce gelen şey, yani temeldeki şey olarak anlaşılırsa da, etki kavramı (özellikle Almanca da) çok anlamlıdır. İşte, sebep-sonuç yasasının gerçek (real) ilişkiler için kullanımı, bize nedensellik ilkesini getirir. Ama nedensellik ilkesini, doğa bilimlerinin nedensellik yabasından da ayırdetmek gerekir. Nedensellik ilkesi, bir içsel ve zorunlu bağıntı olarak düşünülür. Yani bu görünümüyle tamamen formeldir. O, "Varolan herşeyin ve olup biten ve olacak olan herşeyin bir nedeni vardır.", "Olup biten hiçbir şey nedensiz değildir.", "Hiçlikten hiçlik çıkar." gibi ifadelerde formülas-yonunu bulur. Bu yüzden bu formel niteliği ile onda, neden ve etkinin tür ve niteliği üstüne belirl
sel nedensellik yasası, neden ve etkiyi, herşeyden önce ardışıklık (Suc-cesion) bakımından bir öncelik sonralık içine sokar. Yani neden önce, etki sonra gelir. Bu demektir ki, nedensellik yasası, nedensellik ilkesinin formelliğine karşılık içeriksel bir ilkedir.
Aristoteles'e göre dört neden türü vardır ve bunlar sıkı bir bağıntı içindedirler. Önce formel neden ve maddi neden gelir (causa formalis, causa materialis). Burada neden, Aristoteles'e göre, sözcüğün kökense! anlamıyla ilk-şeydn (Ur-sache). Form, etki ilkesi, "edimsellik ilkesi" (Energeia) olarak düşünülür. Yalnız, bugün enerji (Energeia) kavramı, Aristoteles'in kullandığı anlama karşıt bir anlam kazanmış ve "olanaklı güç" karşılığı kullanılmaktadır. Form maddeye karşıdır. Madde, saf birgizilgüçtür (potenz, dynamis); yani şekil alma olanağını taşır. Form, şekil verme nedenidir ki, burada tekrar iki halde görünüşe çıkar. O ilk olarak etki-nedeni'dır (causa efficiens) ve hareket ve değişmeyi sağlar. Daha sonra ikinci olarak, o erek nedeni (Zvveckursache) ve amaç-nede-ni (Zielursache, causa fınalis) dir ve oluşa ereğini veren ve oluşu ereğe yönlendiren nedendir. Aristoteles'in sözleriyle, "Tıpkı sevenin sevdiğine kavuşmak istemesi gibi." Bu yüzden Aristoteles'e göre etki - nedeni ile erek-nedeni aynıdır ve içkin form ilkesi olarak entellekhia, zaten ereğini kendi içinde etki-nedeni olarak taşımak anlamına gelir; dolayısıyla etki ve ereği birlikte serimler. Örneğin, canlıda yaşama ilkesinin bizzat o canlının gelişiminde içerilmiş olması gibi. Skolastik felsefe bir beşinci neden türü olarak "causa exemplaris"i, yani tüm yaratılmış şeylerin örnek-nedeni olarak "Tannnın düşünceleri"ni kabul eder. Burada Tannnın anlığı, yaratıcı anlık olarak tüm yaratılmış şeylere modellik eden bir anlık olarak (intellectus archetypus) düşünülür.
İlk neden olarak her zaman mutlaka bir töz konumlanır ve onun etkisi, yine kendisinin belirli bir etkinliği olarak kavranır. Bu yüzden, ister içsel ister dışsal olsun, tüm koşullar ondan çıkan, ondan farklılaşan şeylerdir. Tözcü kavrayış kabullenildi mi, artık ilk neden olarak o, "olumlu ve olumsuz koşulların en yükseği (Summa)" olur (Mili, kon
düsyonalizm). İlk neden töz olunca, nedensellik ilkesi de lığından hareketle uygulanır. Gerçekten de, David 1776)'dan önceki dönemde, nedensellik ilkesi, en yüksek ger^ keşi, zorunluluğa ve tam geçerliliğe sahip bir şey sayılıyordu ön,"'-"
tüm tann kanıtlamaları (kosmolojik ra/ın kanıtlaması, ilk hareket rici ve dolayısıyla ilk neden çıkarımına dayanıyordu) nedensellik j||| sinin bu yorumuna dayalıydı. Buna karşılık Hunıe, neden ve etki ar, sında bir "iç bağıntı”, bir "zorunlu bağıntı" olduğu şeklindeki bilgio|j nağını yadsıdı ve bizim ancak dış dünyada zaman içinde art ardagide^ olgular arasında bir neden-etki bağı kurabileceğimizi belirtti. Böylecj eskilerin "propter hoc"unun (bundan dolayı) yerini "post hoc" (bundan sonra) aldı. Neden, "kendisini bir başka nesnenin izlediği nesne olarak tanımlandı. Biz olsa olsa nedenselliğe alışkanlık sonucu inanabiliriz. Gerçekte ise şunu asla söyleyemeyiz: "Güneşten dolayı (propter hoc) taş ısınıyor." Tersine ancak şunu söyleyebiliriz: //er kez güneş göründüğünde, (bundan sonra) taş ısınır.tesettür" Böyle olunca, doğaldır ki, gelecek hakkında bir yasa ifadesine başvurmak olanaksızdır. Ben her zaman ancak bir olasılık kipi içinde konuşabilirim. Buna karşılık. Kant, yine gelenekle bağıntı içinde nedenselliği zorunlu bir "postulat olarak ko-numladı: "Olup biten herşeyin bir kurala göre olup bittiğini tasarlamak gerekir." Günümüzdeki nedensellik tartışmalannda da Humeun ve Kant'ın görüşleri etkilidir. Ama günümüzde ayrıca bu konuda doğa alanı ile tinsel alan arasında bir aynm da yapılır. Doğabilimsel yoldan kavranan doğa alanında, nedensellik ilkesi bir nedensellik yasası olarak sınırlanır. Çünkü doğa bilimleri yalnız etki-nedenleri (etkin neden, cau-sa efficiens) tanır ve neden-etki bağıntısını niceliksel bağıntılar halinde ifade etmeye çalışır (Descartes, Galileo). Böyle olunca nedensellik büyük ölçüde bir işlev olarak kavranır ve o bir araştırma postulatı sayılır. Ne var ki, klasik fizik için uygun olan bu nedensellik modeli, modem fiziğin bulgulan ile bir dizi eleştiri ve itiraza da uğramıştır ve nedensellik yasası, bugün için de hâlâ bir tartışma konusu olmaya devam etmek-
tedir. Günümüzde tartışma, nedensellik yasasının nesnelci ve öznelci yonımlanna bağlı olarak yürütülmektedir. Öznelciler, Kant'a bağlı olarak, nedenselliği yalnızca bir a priori anlık (zihin) ilkesi saymakta ve onun kullanımının deneyimle sınırlı olacağını belirtmektedirler. Burada aynca nedenselliğin sürekliliği (Kontinuite) ile süreksizliği (Dis-kontinuite) de tam bir tartışma konusudur. Öbür yandan nesnelciler, nedenselliği tam ve zorunlu belirlenimcilik (determinizm) olarak yorumlarlar ki, burada da karşımıza belirlenimcilik ve belirlenimsizcilik (indeterminizm) tartışması çıkar. Bu tartışmalarda belli bir yakınlaşma ve hatta birleşme gerçekleşse bile, tinsel alanda nedensellik ilkesinin geçerli olup olmayacağı sorusu, tam bir tartışma konusudur. Çünkü eğer tinsel alan insan özgürlüğünün mevcut olduğu bir alansa, bu alanda bir nedensel yasaldık olamaz. Aslında bu ikilem çok eskidir ve ikilemden kurtulmak için, doğa alanının nedensel-mekanik, tinsel alanın ise erek-sel-teleolojik (fınal-teleolojik) alanlar olduğu belirtilmiştir (Maistre, Tard). Buna göre tinsel alanda öncelikle teleolojik yönün belirleyici olduğu ileri sürülür. Teleolojik yön özellikle canlılar alanında geçerli sayılır ve burada teleolojisi vitalizm ile mekanist vitalizm birbirleriyle tartışırlar. Tinsel alanda da her ne kadar "doğal" etkenlerin kesin bir belirleme gücü olduğu ve bu etkinin bu alanda "motif kalıbı içinde meydana çıktığı kabul edilse de, burada asıl ve öncelikli nedenin erek-ne-den olduğu ileri sürülür. Ama tinsel alanda erek-neden belirleyiciliği de farklı sorulara ve farklı yorumlara yol açar. Acaba tinsel alanda erek, bireyin kendine amaç koyması olarak mı vardır; yoksa bu alanda (özellikle: tarihte) bireyüstü erekler mi belirleyicidir? Birey tinsel alanda özgürse, kendi yasasını koyabiliyor demektir (Kant, Simmel); veya tersine, tinsel alanda bireyin özgürlüğüne
D. 1. VARLIK YÖNLERİ (MOMENTLER)
Varlık kavramıyla dil içinde "olmak" fiilinin çeşitlemeleri karşılaşırız. İlk olarak bu kavram, bir önerme içinde özne ile birbirine bağlayan "kopula" işlevini yüklenir. Kopulatif işlevi için^*^' töze karşılık olanı, tözsel olanı imler (Sosein). Aynı "dir" kopuij' "Tanndır." önermesinde olduğu gibi bir durum da bildirir. Bu iki den yola çıkılarak özellikle Ortaçağ felsefesinde nelik (mahiyet, Sost in, Wesen, Essenz) ile varolup (Dasein, Existenz) aynmı yapılmışı,, Ortaçağ felsefesi bu aynmı, antik düşüncenin tanımadığı bir sorum çözmek için yapmıştır. Bu sorun yaratma ve yaratılış sorunudur ve Or. taçağ bu sorunu çözmek için, gerçek olanı "varoluş' olarak tasarlamıj. tır ki, bu kavramın Öreklerde hiçbir karşılığı yoktur.
D. 2. VAROLUŞ (DASEİN)
Varoluş (Dasein) ve gerçeklik (realite) kavramları Yeniçağ felsefesinde giderek birbirlerine yakın, hatta özdeş kavramlar sayılmışlarsa da, N. Hartmann gerçekliği ve Dasein’i birbirinden kesinlikle ayırmıştır.tesettür Buna göre, Dasein, gerçekliğe karşıt bir şey olarak istenç (irade) ve duygu aracılığıyla beliren şeydir ve gerçeklik, istenç ve duygu gibi aracısız veya aracılı (Dilthey) olarak ve kuramsal olmayan bir yeti içinde deneyimlenen şey sayılmıştır.
Ama tinsel gerçeklik söz konusu olduğunda durum değişir. Tinselliğin özel karakteristiği zamanlılık ve ilgili olarak tarihsellik olarak kabul edilir. Böyle olunca, Dasein'dan aynı zamanda değerler, mantıksal yapılar gibi ideal varlıklar da anlaşılır. Giderek haklı olarak Dasein ölçütüne ilişkin olarak şu soru ortaya çıkar: örneğin sayılar var mıdır, yok mudur? Genellikle söylendiği gibi, onlann varoluşu (Existenz) çoğu kez çelişkisizlikleriyle belirlenir. Böylece yeni ontolojide bir eski sorun yeniden gündeme gelir. Bu sorun kiplik (modalite) sorunudur ve özellikle olanak-gerçeklik bağıntısını yonımlama şekline göre değişik
anlamlar alır. Örneğin Aristoteles, gerçekliği (energeia) daima olanağın üstüne koyar. Ona göre gerçeklik, nelik, kavram ve hatta zaman bakımından olanağa öngelir. Oysa Yeniçağın başından bu yana durum değişmiştir. Olanak (potentia) Yeniçağ felsefesinde ayrıca bir başka anlam yönü de kazanmıştır ve ondan aynca "güç" (Macht, iktidar) de anlaşılmıştır. Yeniçağ için önce gelen olanaktır ve gerçeklik, belirlenmiş ve sınırlanmış bir olanak olarak görülür. Örneğin Leibniz'e göre gerçek evren, "olanaklı evrenlerin en iyisi"dir ve yine bunun gibi. Tanrının gerçekliği, onun sonsuz olanağından çıkmıştır. Olanak ölçütü, kendi içinde çelişkisiz olmaktır ve o verili koşullarda gerçekliğin de ölçütüdür. Günümüz felsefesinde de olanak gerçekliğe öngelmektedir. Örneğin fenomenolojide, varoluş felsefesinde durum budur. Burada insanın yalnızca olanaklan olduğu söylenir ve bu tutum modem doğa bilimi içinde de geçerlidir.tesettür