tesettür ve felsefe bilgisi

tesettür ve felsefe bilgisi

 Doğal ve günlük yaşamımızda, karşılaştığımız, önümüzde duran şeyin "gerçek" bir şey olduğunu; onun tıpkı kendimiz gibi "var" olduğunu söyler ve bunu apaçık, kendiliğinden anlaşılır sayarız. Öyle ki, bu durumda "gerçek olma"nın ve genellikle "varlık"ın ne ifade ettiği gibi bir soruyla pek ilgilenmeyiz bile. Bu tavır, özel gerçeklik alanlannda etkinlik gösteren bilimler içinde de görülür. Örneğin, biyoloji canlılarla (organik alan), fizik cansız maddeyle (anorganik alan) bu tavır altında ilgilenir. Yani bilimler, dayandıklan "gerçeklik" tasanmının ne olduğunu soru konusu yapmazlar. İşte, felsefe, günlük yaşamımızda ve bilimde güçlü bir şekilde benimsenen bu naif tavır karşısında, verili olanı gözardı etmeksizin, genel olarak "varlık"ı ve "varolan"ı kendisine konu kılar. Bu konuyu araştırmak, felsefenin temel disiplininin, Aristoteles'in "ilk felsefe" adını verdiği bir disiplinin ana görevidir. Aristoteles "ilk felsefe"nin görevini şöyle tanımlamıştır: "Varolanı varolan olarak, özü ve belirlenimleriyle saf halde ele almak."

Ancak konu. Batı felsefesinde daha Sokrates öncesi dönemden beri felsefe incelemelerinin sürekli yöneldiği bir konu olmuştur. Bu dönemin geç düşünürlerinin peri physeios (Doğa Üstüne) başlığıyla yaz-dıklanna baktığımızda; buradaki "doğa" kavramının günümüzün doğa bilimlerinin modem doğa kavramından farklı olduğunu görürüz. Dolayısıyla İyonyalı doğa fılozoflannın doğa felsefeleri de farklıdır. Daha sonra doğa ilk kez Parmenides tarafından kullanıldığı şekliyle, "varolan" anlamına gelmiştir. Ama bu terimle, hiç de görünen, sürekli değişen, oluş halindeki fiziksel varlık değil; tersine, görünüşlerin ve değişmenin ardındaki, ötesindeki asıl ve gerçek varlık kastedilir. Böyle olunca, "ilk felsefe" aynı zamanda bir metafizik
teles'e göre, bu bir "ilk felsefe"dir- cün^ I
tos on" (gerçek var/ık, kendinde v’arl.k T"" manda "tannsal" sayd.ğ, varJ,kt.r ve dolay.sria''!>'î' manda bir varlık teolojisi, bir o,uo-^eo/oyV'dir v
İlk felsefenin böylece görünür gerçekliğin, feno. '
fiziksel dünyanın (physei) ardındakini araması dolay, olduğu bu metafiziksel karakter, daha sonraki çağlarda’^ S olmuştur. Örneğin Yeniçağ başlarında, ilk ve asıl varlık rak görülmez; ama bu kez de Tanrı’nın yerini insan alırved,'^' sandan hareketle temellendirilmek istenir. Örneğin Descarte/^ gibi "ontos on "dan değil, insandan yola çıkar (cogito ergo onun başyapıtlanndan biri İlk Felsefe Üstüne Düşünceler sı dolayısıyla bir metafizik olarak gösterilebilse de, aslında, gün bilgi kuramı adıyla gösterdiğimiz alana ilişkindir. Ontoloji‘|j ramına ilk kez Descartes’ın ardılları Goclenis (1613) ve (1656)’de rastlıyomz. Ama kavramı "genel olarak varlık öğretisi"^ mında felsefi terminolojiye yerleştiren ilk filozof. Alman Aydınlaş sının başlatıcısı olan Christian Wolff (1679-1754) olmuştur. VVolfl,^ kavramla aynı zamanda "varlık kavramının mantığı nı da kastedijt du. Kant ise, böyle bir "varlık mantığı'nı, "yalnızca nesnelere uygula malan gereken tüm zihin (anlık) kavramlannın ve ilkelerinin bir s® mini içeren bilim" olarak görür ve bu anlamıyla metafiziği bir "transa dental felsefe" olarak "tüm a priori bilgilerimizin koşullannı ve ilk ek manlannı araştıran bilim" olarak tanımlar. Böylece Kant'ta metaMı fiziksel gerçekliğin, fenomenlerin ardındakini araştırma alanı olmakta; f Serçekliğin, fenomenlerin insan anlığı tarafından biline
1 ır İğinin koşullannı araştıran bir bilim olur.tesettür Ama Kant'a göre, anlığ mızm a pnon bilgi olanaklanmn bize "kendinde şey" (Ding an sich) ontos on u aynen verebileceğini ileri süremeviz Ri. "i- 1 a değil, ancak fenomenleri bilebiliriz. İşte bu n d kendinde şe)
Joji, "ontolojik tann kanıtlamalan' nda açıkc"
luk (Adequatio) varsayan bir dogmatik rasyonalizmin ürünü olmuş ve sonuçta mantıksal birTann kanıtlaması girişimine dönüşmüştür.
Hegel, felsefesini Kantçı öntasanmlara dayanarak inşa etmiştir. Ama Hegel’e göre "kendinde şey" ile "fenomenler" arasında Kant'ın koyduğu aşılmaz duvarı geçmek gerekir. Çünkü "Akılsal olan gerçek; gerçek olan akılsaldır." Böyle olunca da Hegel için felsefe, özü gereği, bir ontolojik Tanrı kanıtlaması girişiminden başka bir şey değildir. Ve Hegel'in bu temel tezi tam anlamıyla onto-loji kavramında yerine oturur. Çünkü Hegel'e göre ontik olan (varlıksal olan), aynı zamanda lojik (mantıksal)’dir de. Böyle olduğu için de, varlık mantıksal bir serimle-me ile bilinir. Bu bağlamdan hareketle, İtalyan Gioberti (1801-1852) ve Rosmini (1797-1853) tarafından kurulan ve ontolojizm adıyla amlan bir teolojik-felsefı hareket ortaya çıkmıştır. Bu hareket. Platon, Kant ve Hegel'in temel düşüncelerini birbirine bağlar ve en yüksek ilke olarak şunu koyar: "İlk ontolojik şey (varlık), aynı zamanda ilk mantıksal şeydir de.” Böylece her türlü sonlu şeylerin bilgisi, sonsuz olanın doğrudan sezgisinden çıkmak zorundadır. Yalnız Hegel kendi ontolojisinde mutlak akılsallıktan hareket etmişken, ontolojizmde (örneğin bugün İtalya'da bu akımın yeni temsilcisi Sciacca'da olduğu gibi) güçlü bir Augustinusçuluktan yola çıkılır.
19. yüzyılda spekülatif idealizmin dağılmasından sonra yaygınlaşan doğabilimci düşünce ve doğa bilimci felsefe, tüm ontolojiyi ve metafiziği, "metafıziksel kavram şiirleştirmesi" sayarak dışlamıştır. Yüzyılımızda ise metafiziğin ve ontolojinin yeniden dirilişine tanık oluyoruz. Örneğin, Peter VVMJf'un 1920'de yazdığı yapıtının adı Metafiziğin Yeniden Dirilişi, N. Hartmann'ın kitabının adı ise Ontolojinin Yeniden Doğuşu'âur. Bu "yeni ontoloji" içinde, geleneksel elemanlar yeniden saptanır ve irdelenir. Günümüz ontolojisinde iki yönlü bir gelişime rastlanmaktadır: 1. Nesnelci ontoloji, 2. Öznelci ontoloji. Nesnelci ontolojide, bir yandan yeni skolastisizme bağlanan bir akım yer alır; öbür yandan H. Pichler, Wolff un ontolojisine dönük bir "eleştirel
geliştirir. Ama nesnelci ontoloji, esaslı olarak N. Hartmann ve G j coby tarafından geniş bir sistem halinde kurulur ve burada gelenek* töz ontolojisine dönülür. Öznelci ontolojide de çeşitli yönelimler ayı, dedilebilir. Örneğin, Husserl, kendi fenomenolojisini bir "evrensel on. toloji" olarak tanımlar. M. Heidegger'in "temel (fundemantal) ontolo. ji”si, insani kavrayışın genel kategorilerini temellendirmek isteyen bir öznelci ve tarihselci ontoloji olarak bir Dasein çözümlemesi geliştirir,tesettür Husserlci ve Heideggerci yönelimler, J.P. Sartre'da "fenomenolojik ontoloji" adı altında bir araya getirilir. Ancak, tüm bu çok-çeşitliliğe rağmen, ontolojinin kapsamı ve içeriğini betimlemek için en uygun yol, Aristoteles'in ontolojisini ele almaktır.
B.ONTOLOJİNİN OLABİLİRLİK KOŞULLARI
Ontolojinin görevi varlığı varlık olarak ele almak,tesettür yani varlığa varlık olarak uygun düşen, onda bulunan ilkeleri, yasalılıkları ve yapılan araştırmak olsa da; burada da, her türlü felsefe yapma olanağı konusunda geçerli olduğu gibi, genel ve temel insani konumdan yola çıkmak zorunludur. Bu demektir ki, burada da insanı ve evreni karşı karşıya koymak gerekir. Bu durumda iki olanak düşünülebilir: 1. Evren, bir nesne olarak insan da içinde olmak üzere, tüm varolanların totalite-si olarak anlaşılabilir ki, böyle bir tavır, nesnelci-realist bir tavırdır. Buna göre, gerçeklik, özü gereği, öznenin her türlü deneyim ve bilgisinden bağımsız olarak "vardır". O, ontolojik temel yapılara ve yasalara sahiptir ve bunlar onda içkin olarak mevcuttur. Ve onlann ne olduğu ancak felsefi bilme yoluyla gösterilebilir. 2. Bir eleştirel realizm bile, (l)'de betimlenen bu naif nesnelci-realist tavır karşısında şunu kabul etmek zomndadır ki, gerçekliğin kavranılışında öznenin rolü hiç de önemsiz değildir. Hatta giderek, gerçekliğin yalnız özne için "var” olduğu, yani "var olma' nın yalnızca öznenin bir onaması (tasdiki) sayılabileceği ileri
rini dikte ettiği söylenebilir (Kant). Örneğin, deneyimle biliriz ki, renkler yalnızca öznel verilerdir. "Bu kırmızıdır" veya "Bu mavidir" dediğimizde, kendi öznel algılanmızı dile getirmekteyizdir. Biz bu öznel verileri tüm gerçeklik alanına taşır ve bir "gerçeklik" tasarımına ancak bu yolla varabiliriz. Kısacası, gerçeklik hakkında bazı içkin tanımlardan hareketle "analitik" yoldan değil, tersine deneyimden hareketle "sentetik" yoldan bilgi elde edebiliriz. Burada olsa olsa, nesnelerin kendilerinde taşıdıkları nitelikler ile onların bizce algılanan nitelikleri arasında bir aynm yapılabilir. Örneğin, J. Locke, "birincil nitelikler" (yer kaplama, hareket vb.) olarak nesnel geçerli; "ikincil nitelikler" (renk, sertlik vb.) olarak öznel geçerli nitelikleri birbirinden ayınr.
Bu nesnelci ve öznelci tavırlar, "kavram" konusunda da birbirlerinden ayrılırlar. Nesnelci ontoloji için kavramlar, aynı zamanda mutlak ve değişmez bir geçerliliğe sahiptir. Öznelci ontoloji ise, kavramla-n yalnızca öznenin sahip olduğu a priori şeyler, yani tüm bilgi etkinliğinin önünde yer alan düzenleyici şeyler sayar (Kant, Yeni Kantçılık). Hatta empirist tavırlı bir ontolojide, kavramlann geçerliliğinin yalnızca onlann işe yarama, iş görme değerlerinde yattığı, sonuç olarak onların yalnızca bilgi işinde başvurulan "yapıntılar" olduğu ileri sürülür (Vaihinger).
C. ONTOLOJİK İLKELER (PRENSİPLER) ÖĞRETİSİ
Ontolojinin görevi, herşeyden önce varlık ilkelerini ortaya koymaktır. Eski anlayışa göre, varolan olarak varlık, tüm öbüralanlann da mutlak temelini (fundament) oluşturduğundan ve ontoloji tüm öbür felsefe disiplinlerinin de ana dayanağı olacağından, ontolojide ortaya konan ilkeler (prensipler) aynı zamanda öbür disiplinlerin de ilkeleridir. Başka bir deyişle ontolojik ilkel--tesettür